ADAB-I FETHULLAH(K.S.)

Önsöz

Velilerin kalplerini irfan nuru ile aydınlatan göğüslerini hikmetlerle süsleyen ve insanların onlardan faydalanmasını sağlayan Allah’a ﷻ hamd olsun. Fakir, zengin herkese gönderilen ve “İman Süreyya Yıldızı’na bağlansa bile Faris oğullarından bir kavim ona ulaşacaktır” buyuran Hz. Muhammed (ﷺ) Efendimizin, âlinin, ashabının üzerine sayısız salât, selam ve rahmet olsun. Onlar Allah’ın (ﷻ) ahlakıyla edeplendiler, yüce ahlaklarını pekiştirdiler ve doğru yolun isteklilerine hak yolu gösterdiler. Bundan sonra açıklayacağımız kutsal kelimelerdir; o kelimelerden yansıyan misk kokulu yararlı edeplerdir. Zira benim babamın temiz sinesinde yayılmıştı. Pederim, Efendim Şeyh Fethullah Verkanisi (k.s) yüce bir şeyh idi. İrşad kutbuydu. Fitne ve fesadı engeller; ekmel ve apaçık şeriatı destekler, parlak Nakşibendî Tarikatı’nı ihya ederdi. Gerçek şudur ki, O zahiri ve Batıni ilmiyle yeryüzünü doldurmuştu. Bağlılarından büyük bir kesimi de her şeye kadir olan Allah-u Teâlâ’ya (ﷻ) kavuşturmuştu. O insanlık özelliklerinden sıyrılmış melekleşmişti. Babam aslen Mardinli Zuvli Tarikatı’nın kurucusu ve Hazreti Ömer (r.a)’in neslinden olan meşhur Şeyh Musa’nın soyundandır. Tarikatın güzellikleri ve gerçeklerin kokusu yayılan bu risalenin yayınlamasına aşırı dikkat ettim. Çünkü birçok meşhur kitapta bile bulunmayan ve öğrenilemeyen konular bu kitapta toplanmış ve açıklanmıştır. Yardımımız ve sığınağımız Allah Teâlâ’dır (ﷻ); başarı da ancak O’ndandır, O’na tevekkül ederiz ve O’na dayanırız. Babam bu risaleyi, şeyhinin sağlığında ve O’nun emriyle, şeyhinin halifesi olan Erzincan’lı Şeyh Muhammed Sami’ye yollamıştı. Söylenildiğine göre bu risale Şeyhi Piri Tagi’ye sunulmuş; o da: “Eğer bunu yazsaydım, bir iki kelime hariç aynısı olurdu” demişti. Son söz olarak bu risalenin Nakşibendî Tarikatı’nda gerekli tüm kuralları kuşattığını söyleyebiliriz. Şeyh Alaaddin [kuddise sırruhu]

 

Giriş

 

 

Cemaliyle melekleri nurdan, Celaliyle iblisi ateşten, insanı topraktan yaratıp ruh üfürüp emir âleminden latifeleri yerleştiren ve sonra da Cemal ve Celal sıfatıyla ona tecelli eden Allah’ın (ﷻ) yüce ismiyle başlarım. O, Rahman ismiyle bütün canlıları yaratıp bu dünyada yaşatan; ahirette ise Rahim ismiyle sadece müminlere tecelli ederek cennetine koyacak olandır. Tüm âlemleri yoktan var eden; “El Berru” ismiyle mahlûklarını yetiştirip yaşatan ve kemalata erdiren Rabbi-u Teâlâ’ya hamd olsun. Bizi doğru yola ileten ve gerçek kemalata erdiren o’dur. Özellikle bizim hidayete ermemize sebep Efendimiz Hazreti Muhammed’in (ﷺ) ehli beytinin ve ashabının üzerine salât, selam ve rahmet olsun.

Latifelerin Açıklanması ve Zikri

Bilindiği gibi insan gerçek yapısı on latifeden oluşmuştur. Bunu beşi emirler (melekût) âleminden, diğer beş tanesi de madde (mülk) âlemindendir.

Emir âlemi arşın üstündedir; görüntü ve madde olmaksızın Allah Teâlâ’nın (ﷻ) emriyle yaratılmıştır.

Alem-i mülk, alem-i halk denen madde alemi ise arşın altında hava küresine kadar olup beş duyu ile anlaşılabilir.

Emirler aleminden olan beş latifeden biri insani kalb’dir. Madde aleminde yer, insanın sol memesinin dört parmak altındadır. İkincisi insani ruh olup sağ memenin dört parmak altındadır. Üçüncü sır’dır ve sol memenin iki parmak üstündedir. Dördüncüsü hafa ismini alır, sağ memenin iki parmak üstündedir. Beşincisi boyun çukurunun iki parmak altında bulunan ahfa’dır. Bu latifeler İmam-ı Rabbani (k.s) Hazretlerinin buyurduğu gibi nurdan yaratılmıştır. Bunların varlığını keşif sahipleri de söylemektedir. Çünkü bu latifeler esas yerlerine döndükten sonra yerleri boş olarak görülmektedir.

Gerçekten Allah-u Teâlâ (ﷻ) bu latifelere kendi Rabbani kemalatından kemaliyet (olgunluk) ve yetenek vermiştir. Bunlar emir aleminden madde alemine taşındıktan sonra, insan bedenine konulurken, nefis onların nurlarını karartmış, kemalat ve yeteneğini de eksiltmiştir. Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) latiflere verdiği kemalat şu şekildedir.

Kalb için zati tecelli ve huzuru yaratmıştır.

Ruh için zati sevgi ve cezbeyi yaratmıştır.

Sır için zati vahdeti ( Cenab-ı Hakk’ı (ﷻ) bir bilmek) yaratmıştır.

Hafa için istiğrak’ı ahfa için izmihlal’i yaratmıştır.

İstiğrak: Duygularla ve düşünceyle anlaşabilen tüm varlıkları, dağılmaksızın Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) Zati tecellisine batmış olarak; O’nun yüce zatını ise bütün yaratılanı kuşatmış olarak görmek ve anlamaktır. Suya dalmış kişinin su, suyunda o kişi olmadığı gibi, suya dalan kişi dalışının derinliğinde görülmez. İstiğrak halinde kul kuldur, Rabbi de Rabb’dır. Yani istiğrak halinde Allah-u Teâlâ (ﷻ) gerçekten değilde, belirme ve ululuk yönünden tüm varlıkları kuşatmış olarak algılanır.

İzmihlal (Kaybolma, dağılma): Tüm eşyayı Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) ilahi varlığında dağılmış ve yok olmuş olarak görmektir. Bu suyun sütün içinde kaybolduğu gibidir. Fakat bu da gerçek birleşme değildir. Zira yaratılanla yüce yaratıcısının birleşmesine inanmak açıkça küfürdür. Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) varlığı kuvvetlidir, hükümrandır, mutlaktır ve yaratılanların varlığı esastır.

Yaratılanlar ise O yüce varlığın gölgesidir, zayıf ve sonradan olmadır. Biz özellikle kalbin O’na ileri derecede bağlı olması nedeniyle bu tanımlamayı kullanıyoruz, yoksa birleşme söz konusu değildir.

Latifeler insan bedeniyle birleşince, nefs emirler âleminden olan beş latifeyi karartmış nurlarını söndürmüş ve feyz alma kapısını kapatmıştır.

Bu kötü olay şunlara neden olmuştur:

Kalbin zati sevgisi ve huzuru dünya sevgisine, huzuruna ve olaylara bağlı kalmaya dönüştü.

Ruhun zati sevgisi dünya sevgisi ve nefsin hırslarına dönüştü.

Sırrın vahdeti (birlik duygusu) nefsin kendini tek varlık olarak görmesine dönüştü.

Hafa’nın istiğrakı dünyanın hazlarına dalmaya dönüştü.

Ahfa’nın izmihlali ise dünya hırsına dalmaya ve dünya uğruna kendini yok etme durumuna dönüştü.

Bunların sonucunda nefis kendi isteklerinden başka tüm kemalatları unutulmuş ve umursamaz olmuş; sadece kendini görür hale gelmiştir.

Madde aleminde olan beş latifenin temel özelliği eksiklik; karanlık ve kusurdur. Dört unsur (elaman) toprak, su, ateş ve hava ile nefsi emareden oluşan bu beş latifenin özellikleri şunlardır

Toprak elemanlarının eksik yanı ibadetlere ilgisizlik ve: emirlere uymamak, yasakları yapmaktır.

Su elemanının eksik yanı nifak (iki yüzlülük) tır. Bu suyun bulunduğu kabın rengi ve şeklini alması gibidir. İyi kişiler yanında iyi, kötü kişiler yanında kötü olur.

Ateş elemanın eksik yanı nefsi sevmek ve onun uğruna kızmaktır. Bundan da çekememezlik, hırs ve şehvet ateşi doğar.

Hava elemanının eksikliği kibirdir. Bu da tüm yaratıklardan kendini üstün görerek Hakk’a sırtını dönmektir.

Nefsi emmarenin eksiği ise Allah (ﷻ) korusun- ilahlık iddiasıdır. (Nefsin ALLAH olduğunu ileri sürmesidir.)

İşte kalbin tüm hastalıklarının nedeni bu eksikliklerdir.

Cenab-ı Hakk (ﷻ) bir kulunu doğru yola getirmeye dilerse kerem ve iyiliğinden cezbe verir ya da razı olduğu işler yaptırır; bundan da yine cezbe doğar. Cezbeden başka, kulunu nefis kemalata ermiş ve başkalarını kemale erdirebilen bir mürşidi kâmille karşılaştırır; bu zatta onu olgunlaştırarak gerçeğe erdirir. Bu mürşidi kâmil latifelerin üzerindeki kötü etkisi kaybolur. Latifeler asıl makamlarına dönmeyi isterler ve sonuçta ilk kemallerine kavuşurlar. Bu kavuşma yüce bir yolculukla olur: Yeryüzünden kalbin makamı olan arş’ın dış yüzüne kadar dokuz bin yıldır. Kalbin makamından emir âlemindeki ruhun makamına kadar dokuz bin yıllık uzaklık vardır. Böylece her makam arası dokuz bin yıl olduğuna göre yeryüzü ile ahfa latifesinin makamı arası kırk beş bin yıllık uzaklıktadır.

Ahfa latifesini makamı emir (melekût) âleminin sonudur. Daha sonra latifeler emirler âleminden Allah (ﷻ) sıfatlarına doğru yükselme başlar. Çünkü sıfatlar âlemi emirler âleminin aslının aslıdır. Sonra sıfatlar âleminde isimler âlemine sonra şuun (olaylar) âlemine, oradan da ilahi zat’a yükselirler. Ancak sıfata kadar makamla ondan sonrasına da hal ile yükselme gerçekleşir. Makamla yükselme süreklidir ve kişiliğe mal olmuştur; sabit ve değişmeyerek devam eder. Hal ise bunun tersinedir, gelip geçici bir durumdur, kişilik yapısına mal olmuştur.

Latifeler makam ve kemallerine (asıl yerlerine) vardıkları zaman kalbin kemali olan tam huzur; ruhun kemali olan tam cezbe, sırrın kemali olan tam birlik (vahdet); Hafa’nın kemali olan tam yokluk (benlikten arınma) ve Ahfa’nın kemali olan tam izmihlal (ilahi varlıkta kaybolma) kendiliğinden gerçekleşir. Bazen bu latifeler asıl yerlerine vardıkları halde mürit bunu bilmez ve yorgunluğunu anlamaz. Fakat bu varışın belirtileri vardır ve bunlar Nakşibendî kitaplarında etraflıca açıklanmıştır.

Bazen latifelerin bir kısmı ilerler, diğer kısmı ilerlemez. Yalnızca tam cezbe veya cezbe olmaksızın tam huzur olabilir. Buna seyr-i fillah (Allah’ta (ﷻ) ilerleme), seyr-i ulvi (yüce ilerleme), seyr-i cezbe (cezbe de ilerleme) ve seyr-i afakî (ufuklarda ilerleme) denilir. Bu durumda birçok kez mürid sahiv (ayıklık) için mahiv (yok olma) olur. Hatta kendisine görülenlerin ve hallerinin artışından dolayı kalbini ileri derecede gayesine bağlayan mürit dünya ve ahiretle ilgili işlerini unutur. Bu durumda nefy ve isbat zikrinin zamanı gelmiş demektir.

Nakşibendî Tarikatı’nın Gayesi

Bu yüce tarikatın amacı, amelde (ibadetlerimizde) ihlâsı (samimiyeti) kazanmak için Allah (ﷻ) sevgisinin elde etmeye çalışmaktır. İhlâs; dünya ve ahiret çıkarı gözetmeden bütün sözlerin, hareketlerin ve ibadetlerin Allah (ﷻ) rızası (Allah-u Teâlâ’nın Zatı) için yapılmasıdır. Bu gayeye sadece sünnete uymak ve gafleti yok etmekle erişilir. Bunu sağlamak için bu yolun isteklisinin iki şeye devam etmesi gerekir.

1- Ruhsat ve bid’atlardan kaçınarak Şeriat-ı Muhammediyeye uymak.

2- Gaflet’i tamamıyla giderme

İşte Nakşibendî Tarikatı bu iki esastan ibarettir. Mürit gafleti kovarak ve şeriata uyarak başarılı olabilir. Bu yolun isteklisi açlık, tokluk, susma ve öfke halindeyken, uykuda ve uyanıkken, dostları ve yabancılarla görüşürken, yalnızken ve topluk içerisindeyken kalbindeki düşünceleri bir noktada toplayıp nefsini dizginler; böylece kalbinin uyanık kalmasını sağlar. Bu kişiyi fitne ve ayrılık rüzgârları etkileyemez.

Aksine felaket bela ve ayrılık halinde daha fazla uyanık olur. Mürid sünnete uyarak bütün mekruh ve haramları hatta en iyi davranışın (hilaf-ı evla) dışındaki uygulamaları bile yapmaz; dinin emirlerini yerine getirir. Eskiden yapmış olduğu haram ve mekruhlardan veya yapmadığı dini emirleri için istiğfar eder. Bunlar uyulması gereken önemli kurallardır.

Mürit gafleti gidermek için çaba sarf ederek huzur alışkanlığı kazanmaya çalışır. Buna vukuf-i kalbi (kalbin Allah’tan (ﷻ) uyanık olması hali) denir. Bu yalnız zikir veya rabıta ile yahut her ikisi ile şiddetle kalbe yönelmeyle kazanılır. Hak yolcusu kalbinin üzerinde o kadar durur ki gaflete girmek istese giremez ve huzur alışkanlığını bırakmak istese bırakamaz. Nakşibendî Tarikatı’nın büyükleri huzuru elde etmek için bu yola girmeyi isteyenlere uyulması gereken azı kurallar koymuşlardır.

Mürşidine teslim olmanın en düşük derecesi

Müridin kendi üzerinde şeyhinin tasarrufunu (etkilemesini) görmesidir. Böylece mürşidinin emri altında olduğunu bilir.

İhlâsın En Yüksek Derecesi

Şeyhinin tüm hareketlerinin, sözlerini ve hatta latifelerinin (esprilerinin) nefsi, dünyevi ve uhrevi (ahiret için) yarar değil, ancak ruhani ve Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) rızası için olduğuna inanmasıdır.

Kâmil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri

Kâmil ve Mükemmel Mürşidin Özellikleri Her hareketi şeriata uygun; tarikatın edeplerini, yöntemlerini, zikirlerini bilen ve müridine seyr-i süluk yaptırabilecek ve makamları geçirebilecek Allah’a (ﷻ) vardırabilecek yeteneği olmalıdır.

Bütün kötü huylardan, bid’atlardan ve ruhsatlardan kaçınmalıdır. Fakirleri, garipleri, zayıfları korur. Nefsini ve kalbini kontrol altına almış; Peygamberimizle manevi bağlantı kurabilen Allah’a (ﷻ) vararak fan olmuş ve tarikattan icazet (diploma) mutlaka almış bir şeyhtir.

Kalp hastalıklarının manevi ilacını bilir ve uzak yakın olmasızın müridinden haberdardır. Feraset (dinde anlayış) sahibi, sadıktır. (Doğru ve dürüsttür) Müridin bilmesi gereken itikat ve fıkıh bilgilerini öğretebilecek; ona gerektiğinde feyiz aktarabilecek ve manevi perdeleri aralayabilecek yeteneğe sahiptir. Müride fıkıh kurallarına aykırı ve ağırbaşlılıktan uzak emirler vermez. Müridin zahiri ve Bâtıni durumunu kontrol edebilir.

Mürit fıkha aykırı hareket eder, nefsine uygun konuşursa onu hoş görmez. Müritleriyle ilgili şikâyet geldiğinde etraflıca incelemeden bir karara varmaz. Müridin kusurunu görünce ona öğüt verir; fakat kesinlikle ödün vermez.

Müridin gördüğü rüya ve keşifi ona yorumlamak zorunda değildir. Fakat keşiften ileri gelen zarar ve hicabı (perdelenme ve yoksunluğu) ortadan kaldıran görevler vermelidir.

Müridi devamlı yüce ve şerefli hallere yükseltir.

Kendisinin dışında mürşitlerin yetişmesine ve insanların onlara yönelmesine ve yardımcı olmasına sevinir. Hâkimlerin, idarecilerin, siyasilerin ve bürokratların ileri gelenlerinin ziyaretinden kaçınır.

Müritleri kendisine ait özel sırları ve ibadetleri bilmemelidir. Müritlerinin olabildiğince Allah’a yaklaştırıcı ibadetleri yapmasını ve Allah (ﷻ) ve onu yüce Resulü’nün ahlakı ile ahlaklanmasını sağlamaya çalışmaktır.

Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a (ﷻ); Salât ve Selam O’nun yüce Resulü olan Hz. Muhammed ( ﷺ), Ali ve Ashabına olsun.

Zikir (Vird) Konusu

Zikir iki çeşittir:

  1. Lafza-ı Celal (Allah sözü) zikri,
  2. Nefy-u İsbat (Kelime-i Tevhit ) zikri.
  3. Lafza-ı Celal Zikri:

Celal zikri yalnız kalple veya hem kalp hem de latifelerle çekilir. Müride ilk kez beş bin adet verilir. Herhangi bir nedenle eksik çekerse veya bırakırsa kazası gerekmez. Bunu çekiliş yöntemi şu şekildedir: Salik abdestli, gözleri kapalı, kıbleye veya üstadının yönüne doğru duvara yakın olarak bir örtü altına girerek oturur. Sağ ayağını sol ayağının altına koyar, sağ kalçası üzerine oturur; bunu yapamazsa bağdaş kurarak ve diz çökerek oturur.

Yirmi beş kez diliyle “Estağfurullah” der. Sonra sekiz adet Fatiha’yı okuyarak Sadatlara bağışlar. Daha sonra mürşidine rabıta yaparak kalp huzuruyla zikr etmek için yardım ister. En sonunda ağzını kapatır, dilini damağına yapıştırarak Allah, Allah diye virdini çekmeye başlar. Her yüz adet bitince diliyle bir kez “İlahi ente maksudi ve Rıdake Matlubi” Allah’tan başka gayesi olduğu için de kendini bu konuda yalancı görür.

Çünkü gerek zikir etmede gerek başka gayesi olmadığını söylemede samimi değildir. Bu duruma üzülür ve gayesinin düzgün olması için üstadına yalvarır. Zikri bitinceye kadar bu şekilde devam eder.

Bitirince de “Görevimi gafletle yaptım. Gafletle yaptığım zikir günah işlemek gibidir” der ve yaptığı ibadeti Cenab-ı Hakk’a (ﷻ) yaraşır bulmayarak yeniden yirmi beş kez “Estağfurullah” çeker. Bu istiğfarı oruç, namaz, Kur’an-ı Kerim okumak ve okutmak, farz veya nafile ibadetler gibi hayır işlerinin başında ve sonunda devamlı yapar.

Celal zikri konusunda Sadat-ı Kiram şunları söylemişlerdir: Allah ( ﷻ) kelimesinin kalbinde nurla yazılı olarak düşünmek; sözsüz sadece kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden anlamını söylemek; sürekli kalbden Allah (ﷻ) sözünü geçirmek; anlamını düşünmeden sadece sözü kalben söylemek veya kalben hem anlamı hem de sözü devamlı anmak. Bunların en güzeli sonuncusudur.

Kitap ezberleyen öğrenci gibi, önce Cenab-ı Hakk’ın ( ﷻ) huzurunda bulunma düşüncesine kendini alıştırır, sonra da kalbini O yüce zikre bağlar. Bu şekilde zikir yapmak sevap kazanıp, cezayı gidermek için değil; esas amaç olan murakabeyi ( Allah-u Teâlâ’nın ( ﷻ) huzurunda olma) elde etmek içindir. Gerçekten de zikrin bu türü çok güzeldir ve hızla murakabenin kazanılmasına neden olur.

Zikir ederken gaflet ve kuruntu ( vesvese) olursa bunları kovmakla uğraşmamak gerekir. Çünkü bunlardan kurtulmak çok zor ve karışıktır. Zikir yapan sıkılmamalı, kızmamalı, belki de bunlar yaptığım zikirden dolayı oluyor diye düşünerek kalbinin zikrini izlemelidir.

Bu şekilde zikirden hoşlanır. Allah’u Teâlâ ( ﷻ) bir kulunun kalbinin uyanmasını ve gönlünün huzura kavuşmasını dilerse ona bir takım belirtiler gösterir. Bu belirtilerden en açık olanları; nefsin kötü tutkularından ve arzularından kaçınma ile haram ve mekruhlardan sakınmadır. Bunlar görülünce latifelerle Zikir etmenin zamanının geldiği anlaşılır. Latifelerin makamlarının ( yerlerini) anlatmak uzun uzadıya açıklamayı gerektirdiğinden dikkatlice okumalı ve anlamaya çalışmalıdır.

Müridin Diğer Müritler Yanındayken ve Yalnızken Dikkat Etmesi Gereken Edepler

1- Mürit kardeşlerine kusur aramamalı, geçmişte yaptığı hataları araştırmamalı, yüzüne vurmamalı ve bunlardan dolayı onları aşağılamamalıdır. Büyükler buyurmuşlardır : “ İnsanların eksikliklerinden kendisine bildirilen bir hal şeytanın aracılığıyla gelen keşiftir. Allah’u Teâlâ ( ﷻ) ona kıymet vermez.” İnsanların kusur ve günahlarını araştıran gönül dünyası ( sırrı) zarar görür. Şeyhinden yararlanması kesilir.

2- Bir acı şalgam bile olsa Allah’u Teâlâ’nın ( ﷻ) kendisine verdiği nimetleri mürit kardeşleriyle paylaşmalıdır.

3- Mübarek geceleri ve toplatın gecelerini kardeşlerine bildirmeli; onlardan önce uyanırsa onları uyandırmayı kendine görev bilmelidir.

4- Yaptığı ibadetleri diğer müritlerinkinden fazla görürse, nefsini de onlardan üstün görmemeli, aksine onların uykusu benim ibadetimden hayırlıdır diye düşünmelidir. Zira uykuda olana günah yazılmaz.

5- Mürşidini terk etmiş ve kendini dünya hırsına kaptırmış müritlerle arkadaşlık yapmamalıdır. Aksi halde kendisi de onunla birlikte kaybolur gider.

6- Müritlerden yoksul olanları gözetmede diğerlerine örnek olmalı ve bunu nafile ibadetlerden üstün tutmalıdır.

7- Hasta ve kimsesiz müritleri arayıp sorarak ihtiyaçlarını yerine getirmelidir

8- Mürit kardeşleri için her zaman iyi düşünceli ve kalbine gelen kötü duygulara kulak asmamalıdır.

9- Son nefesini vermekte olan mürit kardeşin yanında gerekirse sabahlayarak gerekli görevlerini yerine getirmelidir.

10- Diğer müritlere duada bulunmalıdır.

Bilhassa gece namaza kalktığında ve secdede Allah’u Teâlâ’dan( ﷻ) onlar için af dilemelidir. Mürit bu şekilde yaparsa melekler de onun için aynı şeyi yaparlar.

11- Müritler tuvaletlerin temizliğini kendi aralarında sırayla yaparlar. Fakat mürşit kendisine emrederse sırayla yapmamalıdır.

12- Diğer müritlere gerebilecek iğne, iplik, makas, ilaç gibi maddeleri yanında bulundurmalı ve onların başkasından istememesini sağlamalıdır.

13- Özürsüz hiçbir zaman tek başına yememelidir.

14- Mürit kendisinden eski olan müritlere ibadeti kendisinden az bile olsa saygılı olmalıdır.

15- Hiç kimseye öfkelenmemeli, çabuk kızmamalıdır. Çünkü öfke kalbin nurunu söndürür. Tartışma ve ağız dalaşı yapmamalıdır; çünkü bu unutkanlık ve ruh bulanıklığına neden olur. Birisine öfkelendiğinde ondan özür dilemeli, Cenab-ı Hakk’a da ( ﷻ) istiğfar etmelidir. Haklı dahi olsa kimseye hakaret etmemeli; her gördüğü kişiyi Hızır ( a.s) veya veli sanarak dua istemelidir. Herhangi bir konuda iyice düşünmeden karar vermemelidir. Hiç kimseyi hor görmemeli, yaratıklara şefkatle bakmalıdır.

16- Her zaman sünnete uymalı, takvaya sarılmalı, büyük zatların kitaplarını izlemeli ve cemaatle namazda birinci safta, başlangıç tekbirinde bulunmaya devam etmelidir.

17- Fıkıh ( ilmihal bilgileri) konularını öğrenmelidir. Cahil sofilerle konuşurken onların dediklerini fıkıh ölçüsüne vurmalı, hemen kabullenmemelidir.

18- İmam ve müezzin olmaktan kaçınmalı, makam sevdası olmamalıdır. Şöhret afet olduğu için ondan sakınmalı, adı anılmamalıdır.

19- Tam olarak tanımadığı kişilere kefil olmamalı ve bu konuda duyarlı olmalıdır.

20- Müzikte çok uğraşanın kalbinde münafıklık tohumları yeşerdiğinde bundan sakınmalıdır. Fakat sevenleri ve uyanları çok olduğu için Mevlevilerin sema yapmasına dil uzatmamalıdır.

21- Çok yemenin, çok konuşmanın ve çok uyumanın edebe aykırı olduğunu bilmeli ve bunları azaltmaya çalışmalıdır.

22- Yalnızlığı seçmeli, halk içinde bulunduğunda da Abdülhalık Gücdevani ( k.s) Hazretleri buyurduğu Halvet der Encümen ( dışı halkla ve içi Hak’la olma; halktan kaçma yoktur.) bizim usulümüzdür, yolumuzdur” sözüne uygun olarak kalbini Allah’tan başkasına bağlamamaya çaba sarf etmelidir.

23- Siyasetçilerin, zenginlerin ve ehlisünnet dışındakilerle ilgili sohbet yapmamalıdır.

24- Elinden gelirse Allah’u Teâlâ’ya ( ﷻ) kavuşuncaya kadar evlenmemelidir.

25- Kalbi öldürdüğü için çok gülmekten sakınmalıdır.

26- Gösteriş ve debdebeye düşkün olmamalıdır. Çünkü bu ruhun yükselmesine engeldir.

27- Kalbinde hüzün, gözünde yaş, davranışlarında ihlâs ve duasında yalvarma bulunmalıdır

28- Evi mescit gibi Hakk Teâlâ’ya ( ﷻ) yakın olmalıdır.

29- En ufak bir günah işleyince bile hemen tövbe edip bir daha yapmamaya çalışmalıdır.

30- Rızkını helalden kazanmalı, mekruh ve şüpheli şeylerden sakınmalıdır. Bunlardan sakınmak için gerektiğinde siyasi davranmalıdır.

31- Ömrünün sermayesi olduğunun bilincine vararak zikirsiz bir an geçirmemelidir.

32- İkindi namazından sonra Hatme akşam ile yatsı arası rabıtaya, sabah namazından önce iki tulu arası zikre, gece yarısı namazına ( teheccüd), her gün bir cüz Kur’an-ı Kerim okumaya devam etmelidir.

33- İnsanların kusurunu aramayıp kendi ayıplarıyla ilgilenmelidir. Kendisini eleştiren olunca hatasını kabul etmelidir. Bir işe başlarken niyeti halis olmalıdır. Yatmadan önce işini ve gidişatını düşünmeli, hesap günü gelmeden kendi nefsini hesaba çekmelidir. Yarım kanal işlerini tamamlamalı, üzerinde herhangi bir kimsenin hakkı varsa ödemelidir. Bu hesabı aleyhinde bulursa Allah’u Teâlâ’dan ( ﷻ) af dilemeli, lehine bulursa şükretmelidir.

34- Alçak gönüllü, yumuşak huylu, merhametli ve açık elli olmalı ve insanlara karşı iyi niyet beslemelidir.

35- Allah’u Teâlâ’ya ( ﷻ) isyan eden günahkârları görünce onların kalbini kırmalı ve aşağılamamalıdır. İki namaz arasında sanki namazdaymış gibi kulluk görevlerini yerine getirmeli ve ilahi haklara saygılı davranmalıdır.

36- Her zaman ve tüm işlerinde din istikametinden şaşmamalıdır. İki gününün eşit olmaması içi çalışmalı, ilerlemek ve olgunlaşmak için çaba göstermelidir.

37- İnsanlar kendini ziyaret ettiğinde büyüklenmemelidir. Zikir ve ibadet toplantıları uzayınca sıkılmamalıdır. Allah ( ﷻ) yolundaki ve ibadetlerdeki zorluklara ve insanlardan gelen eziyetlere katlanmalıdır. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymalıdır.

38- Kimseden bir şey istememeli ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Doğru inanç ve yakin sahibi olmalıdır.

39- Oyun ve boş konuşulan toplantılara gitmemeli; kötü, kaba ve uygunsuz sözler dinlememelidir. Hiç kimseyle tartışmamalı ve iddiaya girmemeli, asık suratlı olmayıp güler yüzle davranmalı ve hoşlanılmayan şeyleri görmemek için gözünün önüne bakmalıdır.

40- Terk edilmiş sünnetleri yaşamaya çalışmalı, yararlı işler yapmalı; zarar ve gereksiz sözleri bırakmalı; uzun emelli olmamalıdır. Ömrünü bulunduğu an kabul edip onu Allah ( ﷻ) rızasına sarf etmelidir.

41- Verdiği sözlerinde durmalı; tutumlu olmalı; uyumadan önce ölümü düşünerek büyüklerinin çoğunun ölümü tattığı hatırlamalıdır. Tüm işlerinde Cenab-ı Hakk’a ( ﷻ) dayanmalıdır.

42- Soyuyla övünmemeli, insanların anlayışına göre konuşmalıdır. Gördü rüya ve kerametiyle gururlanmamalıdır. Allah’ın ( ﷻ) rahmetinden ümidini kesmemeli; onun gazabından ve sınamasından emin olmamalıdır. Cenab-ı Hakk ( ﷻ) bir Hadisi Kudsi’de : “ Kim günahını küçük görürse, biz onu büyük görürüz. Kim günahını büyük görürse biz onu küçük görürüz.” Buyurduğu için mürit küçük de olsa günah işlemekte ısrarlı olmamalıdır.

43- Allah-u Teâlâ’yı ( ﷻ) Resul’ünü, Ehli Beyt’i, Ashab-ı Kiram’ı, velileri, ilmiyle amil âlimleri, kâmil mürşitleri ve Salihleri sevmelidir.

44- Kimseyi aldatmamalı; yasaklardan kaçınmalı; farzları içtenlikle ve önem vererek yapmalıdır. Nimetlere şükretmeli; Allah-u Teâlâ’nın kaza ve kaderine karşı gelmemelidir.

45- Allah’u Teâlâ’nın üzerimizdeki nimetlerini devamlı düşünmelidir. Gıybet ve zulüm yapmamalı fitne çıkarmamalıdır. İşlerini danışarak yapmalıdır. İnsanlara sıkıntı veren şeyleri gidermeye çalışmalıdır. Günlerin uğursuzluğuna inanmamalı, yolcuğuna çıkmak için gün belirlememelidir. Gençlik, sağlık, zenginlik, boş zaman ve yaşadığı anları iyi değerlendirmelidir.

46- Allah-u Teâlâ’nın ( ﷻ) korkusundan emirlerini terk etmemeli ve yasakladıklarını yapmamalıdır. Günahlarını ve kusurlarını Cenab-ı Hakk’ın ( ﷻ) bildiğinden dolayı utancından adeta erimelidir.

Sekiz Şart

  1. Tövbe niyetiyle abdest almak: Abdest alınırken yıkanan uzuvlarla işlenmiş olan günahlar hatırlanarak Allah’tan ( ﷻ) af dilenir.
  2. Tövbe niyetiyle boy abdesti almak : “ Yarabbi ben bedenimin dışını su ile yıkadım temizlemeye çalıştım; sen de ilahi nur ile ve irfanla kalbimi temizle ve beni affet” diye yalvarmak gerekir.
  3. Tövbe ve istihare niyetiyle iki rekât namaz kılmak: Birinci rekâtta Fatiha Suresi’nden sonra Kafirun Süresi, ikinci rekâtta İhlâs Suresi okunmalıdır. Bilinmiyorsa istenilen süre okunur.
  4. Kalp ve dil ile tövbeyi tekrarlamak : “ Yarabbi ben pişmanım yapmış olduğum bütün günahlardan keşke yapmasaydım inşallah bir daha yapmayacağım.” Bu sözleri üç defa canı gönülden söyler sonra içi yanarak işlemiş olduğu günahlarını göz önüne getirir, pişmanlık duyar. Gıybet ettiği, sövdüğü, incittiği, eziyet ve haksızlık yaptığı kişilerle helalleşir. Namaz ve oruç gibi terk ettiği farz ibadetleri kaza eder.
  5. Yirmi beş defa Estağfurullah demek: Hak yolun isteklisi tövbe ettikten sonra şu hadisi şerifin hükmüne göre Allah’ın ( ﷻ) tövbesini kabul ettiğini ve günahlarını da affettiğini umut eder ve inanır : “ Günahtan dönen sanki o günahları işlememiştir.” Bu hadisi şerifi devamlı düşünerek ümidini Cehennem korkusundan üstün tutar. Çünkü günahlarından eser kalmamıştır. Fakat : “ Kalbim işlemiş olduğum günahlardan dolayı paslanmıştır. Üzerimden günah gittiği halde, eseri olan pas ve kiri kalmıştır. Ancak istiğfar, yani affedilmeyle temizlenebilir” diye düşünür ve günahlarının eserinin tamamen giderilmesi ve yeni işleyeceği günah kirlerinin temizlenmesi için günde yirmi beş ile yetmiş beş arasında istiğfar eder. İstiğfarı sünnete göre yirmi beşten az, yetmişten fazla yapmamak gerekir. Ayrıca kalp huzuruyla, içi yana yana acele etmeden yapılmalıdır.
  6. Sekiz adet Fatiha okumak: Sadatların aracılığı ile himmetleri sayesinde istiğfarla kalbimdeki pas ve kir yok oldu, kalbim ilahi feyiz almaya uygun hale geldi diye düşünerek sekiz Fatiha okunur. Birinci Fatiha önce Peygamber ( ﷺ)’e, O’nun Al ve Ashabına, Şah-ı Nakşibendî Hazretleri ve Abdulkadir-i Geylani Hazretlerine hediye edilerek bu iki Sadattan şöyle istimdat edilecek;

“ Ey Sadatların Ervahları, ne olur Peygamber ( ﷺ)’den benim için ricada bulununuz da, bana şefaat etsin ki Allah-u Teâlâ ( ﷻ)’da benim tövbemi ve ibadetlerimi, kabul ve makbul eylesin.

Bu şekilde her okunan Fatiha’yı Şerife hediye edilip sırası ile Sadatlardan istimdat edilecek 8 Fatiha’yı Şerife’yi hediye edeceğimiz Sadatların isimleri sırası ile aşağıda belirtilmiştir. Not: Sadatların isimlerini ezbere bilmeyenler 8 ( sekiz ) Fatiha’yı toptan okuyup önce Peygamber ( ﷺ) Efendimize, Al ve Ashabına, ehli beytine ve Sadatların ruhlarına ve mürşidin ruhaniyetine hediye ettim. Ya Rabbi kabul ve vasıl eyle, diyecek.

  1. A) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibendî ve Şeyh Seyyid Abdulkadir Geylani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  2. B) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  3. C) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  4. D) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  5. E) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  6. F) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Alaaddin ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
  7. G) Yedinci Fatiha’yı Seyh Mahmud-i Karaköy (k.s.) ve Şeyh Takiyeddin (k.s)  Hazretleri’nin ruhlarına;
  8. I) Sekizinci Fatiha’yı Şeyh Asım ( k.s) ve Şeyh Abdülkerim (k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine hediye etmek gerekir. [Bu okuma Şeyh Abdulkerim Çevik müridlerince yapılır, kitabın aslında okumalar Şeyh Abdurrahman Taği’ye kadardır]
  9. Ölüm Rabıtası ( Ölümü düşünmek ) : Sadatların himmet ve feyizlerinin hazır olduğu ve kalbin de feyzi alacak duruma geldiği düşünülür Fakat mal, evlat, dost ve akrabalara bağlılık dünyanın lezzeti ve zevki bu feyzi almaya engeldir. Bu nedenle ölüm düşünülür : “ Yatağımda can çekişiyorum, ölmek üzereyim. Azrail ( a.s) ruhumu almaya geliyor, Şeytan da imanımı çalmak üzere hazır bekliyor. Akrabalarım ve evladım etrafımda toplandı. Bütün mal ve servetim gözümün önüne geliyor. Şeytandan imanımı kurtarmak için yardım umarak bunlara teker teker bakıyorum. Fakat bana hiçbiri yardım edemez. Anlıyorum ki; malın, servetin, evladın ve akrabanın insana bir yararı yok, hepsi boşmuş. Şüphe yok ki benim için Allah’u Teâlâ’dan başka yardımcı ve sığınak yoktur. O’ndan başka her şey faydasızdır, kalbimden O’ndan başka her şeyi silmem ve yalnız O’na yönelmem gereklidir. O’nun dışındaki şeylere de ancak O’nun izniyle yönelebilirim.

Ben ancak Allah ( ﷻ) lütfüyle, Sadatın ve mürşidimin himmeti ile bu dünyadan imanla ayrılabilirim ve şu anda kelime-i şehadeti getirerek son nefesimi imanla veriyorum. Ruhum bedenimden ayrıldı.

Şimdi elbiselerimi soyuyorlar, ama günahlarım hala üzerimde görünmez elbise gibi duruyor. Malım, servetim, evladım, akrabalarım ne olur günahlarımı da soyun! Hayır, yararı yok. Benim Allah-u Teâlâ’ya yönelmem lazım, ancak O’na yalvarırsam günahlarım affolur. Şimdi de cesedimi yıkamaya götürdüler, yıkadılar, kefenliyorlar.

Gerçi bedenimi yıkadılar ve örttüler, fakat günahlarımı temizleyemediler ve örtemediler. Günahlarım yine benimle beraber kaldı.

Malımın, evladımın ve akrabamın yine faydası yok. Ancak Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) affetmesi ile günahlarım temizlenebilir ve örtülebilir. Sonra tabutumu aldılar, musalla taşına koydular.

Cenaze namazımı kıldılar. Akrabalarım ve namazımı kılanlar günahlarımın bağışlanması için dua ettiler. Ancak duayı kabul edecek olan Allah (ﷻ)’tır. Dilerse kabul, dilerse red eder. Bu duruma akraba ve evladımın etkisi yoktur.

Yine beni insanlar omuzlarına aldılar, cenazemi taşıyorlar, fakat günahlarımı üzerimden taşıyamazlar. Sadece Allah (ﷻ) günahlarımı üzerimden kaldırabilir.

Beni şimdi kabir denen karanlık çukura koydular. Yalnız başıma korkunç ve karanlık yerde Münker ve Nekir meleklerinin sorularıyla baş başa kaldım.

Hiçbir yardım edenim yok, ne akraba, ne dost, ne evlat, ne de mal. Ancak ve ancak Âlemlerin Rabbi olan Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) sevgisi, şefkati ve merhameti beni bu durumdan kurtarabilir. Onun dışında her türlü sevgi ve bağlılık boştur.”

Talip yukarda anlatıldığı gibi düşünmekle her şeyden ilgisini keser.

Sadece Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) emrettiği ve izin verdiği en önemli gereksinimlerini elde etmek için görevine döner.

Bu anlatılan ölüm rabıtası tarikat yolunda zikirden önemlidir. Çünkü bu sayede insan masiva (Allah ( ﷻ) dışındaki her şey ) ile ilgisini kesebilir. Yoksa ölümü düşündürmenin amacı müridi korkutmak değildir. Gerçeği bilenler Nakşibendî Tarikatı’nın yüce gayesinin ve temelinin muhabbetullah ( Allah sevgisi) olduğunu belirtirler.

Yeni başlayanların ölüm rabıtasından ve ölümü düşünmekten korkmaları Allah ( ﷻ) sevgisine engeldir. Cenab-ı Hak’tan başkasına yönelmek kör nefsin hırsı ve hatası sonucu olur. Hâlbuki esas amaç Cenab-ı Hakk’a yönelmektir. Yönelmeye layık tek varlığın Allah-u Teâlâ ( ﷻ) olduğunu anlayan mürit, bu durumun gereği olarak başka şeylerden yüz çevirerek O’na yönelir. O’nun en fazla sevilmesi gereken varlık olduğuna inanır, O’nun sıfatlarının bilmek ister ve O’na kavuşmayı aşırı arzu eder.

Sevgi; O’nu görmeyi, O’nun boyasıyla boyanmayı ve O’nun la buluşmayı gerektirir. Bu da ancak sıfatların öğrenilmesi ve O’nu çok sevmekle gerçekleşebilir.

Marifet, Allah-u Teâlâ’yı (ﷻ) bilmek ve O’nun ahlakıyla ahlaklanarak sıfatlarının tam olarak hissedilmesidir. Böylece Hakk’ın sıfatları müride yansır, herhangi bir günah tehlikesi anında O’nun azabının şiddetini şüphe etmeksizin içinde duyar. Bu da nefsinin dizginlemesine yol açar. Büyük günah işleyince ümitsizliğe düşmez.

O’nun rahmet ve suzluğuna inanır. İyi halleri ve ibadetleriyle böbürlenmez ve kendinde varlık görmez. Bu hallerin gerçekleşmesi ancak taklidin dışında kâmil ( olgun) imanla ve imanın ilmel yakin derecesine ermesiyle olur. ( Bu taklitten; ilme; duygularla hissetme hak ve hakikat’e erme ve bulma derecesidir.) Cenab-ı Hak’tan (ﷻ) başkasına yönelen ve gafletle zikreden kişinin imanı kuru taklitte kalır muhabbet ve marifet’i elde edemez. Bundan dolayı insan kâmil, mükemmel, arif ve bilgili bir şeyhe bağlanarak tarikata girmeli ona uyarak yol almalı, marifet ve muhabbet elde ederek ilahi hakikatlere kavuşmaya çalışmalıdır.

  1. Mürşit Rabıtası: Bir şeyhe bağlanmak onu sevmek ve onunla ilgilenmek vacibdir. Böylece mürit geçek sevgiye ve marifet’e yükselmeye güç bulur. Bunun için Nakşibendî büyükleri rabıta usulünü koymuşlardır.

Rabıta kalbi tam sevgi ve cezbeyle üstada bağlamaktır. Ruhen ve kalben üstada bağlanan mürit onun hoşnut olduğu şeyleri bilerek veya sadece yönlendirmesiyle nefsinin arzularının bırakmayı başarır. Rabıta’da mürit kabul edilme ve reddedilme korkusuyla davranmalıdır. Üstadını yücelterek ve heybetle düşünmelidir. Şeyh rabıtasıyla ortaya çıkan durumlar ilerde açıklanacaktır.

Mürid üstadının devamlı düşünür; kendisinin kabul edileceğini veya reddedileceğini tam olarak bilemediğinden sıkıntı ve ızdırap içinde adeta hasta gibi uyur. Yani ne tam emin olur ne de aşırı korkar.

Yukarıda açıklanan sekiz şart müridin dinlenebilmesi için gece yerine getirilir. Gündüz teveccüh başlayana kadar da bir şey yenilip içilmez. Müjde ve sıkıntıyla yorumlanabilecek bir rüya görme ümidiyle istihareye niyetlenerek uyunur. Rüya görürse teveccühten önce üstadına anlatır. Gördüğü rüya ve uykusundaki sıkıntılı veya ferah hali müridin mizacını ve eğitim yeteneğini belirler. Buna göre de uygun ders verilir.

Teveccüh ve kalp durumlarıyla ilgili edepler müride öğretilir; kendinden önce halkaya girenlerden ayrı olarak sağ ayağını sol ayağının altına koyup, sağ kalçası üzerine oturması bildirilir.

 

Hayvani ve İnsani Kalbin Gerçeği ve Teveﷻüh Konusunda Bilgi

İnsanda hayvani ve insani olmak üzere iki kalp vardır:

  1. A) Hayvani Kalp: Yeri, sol memenin altında, üst tarafı büyük ve toplu, alt tarafı küçük bir et parçasıdır. Benzeri hayvanlarda da olduğundan hayvani kalp denmiştir.
  2. B) İnsani Kalp: Emir âleminden gözle görülmeyen bir cevher ( öz) olup ilk yeri Arş’tır ve devamlı tecelli ( bilinmezden gelen ilahi nurun belirmesi), üstünlük kurma ve yetenek yeridir.

Oldukça geniş ve büyüktür. Hayvani kalbe yerleştirilmiştir. Gerçekte bu kalp Arş’tan çok büyüktür. Kudsi Hadis diye bilinen sözde şöyle buyrulmuştur. “Yer ve gök beni kuşatamaz; ancak mü’min kulumun kalbi Ben’i kuşatır.” Bu hadisi Kudsi değil tasavvuf ehli Şeyh Abdullah Tüsteri’nin ilham yoluyla söylediği sözdür.

Uyanması istenen kalb bu insani kalbidir. Çünkü emir âleminde Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) tecellilerinin yeridir. Kuşatır ( yesani) kelimesi Cenabı Hakk’ın (ﷻ) Zat’ının değil tecellisinin kuşatır anlamındadır. Kesinlikle O’nun Ulu Zatı bir yerde bulunmak ve kuşatılmaktan uzak ve yücedir.

İnsani kalbin uyanması ve gelişmesi için içtenlikle çok ibadet etmek; tam ve zorlu çalışma gerekir. Bundan dolayı Mürid insani kalbin yeri olan hayvani kalbe devamlı yönelerek bakmakla emrolunmuştur. Bunu elde etmek için talip şöyle düşünür:

” Benim kalbim gerçekte saydam, parlak, sağlam ve nur gibi idi. Çok günah işlemem ve nefsimin arzuları, şeytandan gelen kuruntularımla insani kalbim karardı ve yaralandı. Bunları ancak mürşidim tedavi edebilir. Onun nefesi ve eli, ölüleri dirilten ve gözleri açan İsa Aleyhisselam’ın nefesi ve eli gibi bakışları ve tedavisi Lokman Hekim’in tabipliği gibidir.”

Bu şekilde inanan Mürid teveccühe oturarak üstadının gelerek kendisine yönelmesini ve kalbini tedaviye başlamasını sabırsızlıkla bekler. Sanki bir gözüyle kalbine, diğer gözüyle yardım dileyerek arzuyla üstadına bakar.

Teveccüh’te oturan kardeşlerini aracı ederek, yalvararak yardım ister. Ondan yardım dilenmekten başka çaresi olmadığını itiraf eder. Üstadının senini duyunca Mecnun’un Leyla’nın sesiyle sevindiğini gibi sevincinden uçar ve haz duyar. Korku ve ümit arasında bir duyguyla yardım dilemeyi artırır. Korkmasının nedeni şimdiye kadar tüm işlerini Allah-u Teâlâ’ya ( ﷻ) ısmarlamıştı, O’na dayanmıştı. Şimdi ise O’nun bir kulunun emri altındadır; uygunsuz bir iş yaparsa durumu çok kötü olur.

Çünkü Allah’ın (ﷻ) affetmesi ayrı, kulunun affetmesi ayrıdır.

Talip ümit yönüyle şu şekilde düşünür. Şimdiye kadar benim ruhum nefsimin elinde köle idi, şimdi ise Allah’ın (ﷻ) bir velisinin yardımı ve etkisi altındadır. Kötü ve çirkin nefs nerede, velinin yardımı nerede… İkisi arasında çok fark vardır.

Müridinin yarar görmesi için Teveccüh süresince Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) rahmeti, nebilerin ve velilerin ruhları, melekler, Sahabe-i Kiram’ın yardımını hazırdır diye inanması gerekir.”(1) Fakat bunların hepsi feyizden yararlandırma yetkisini üstada vermiştir.

O da bu feyzi ancak kabule uygun edep sahibine verir. Bu edep bedenin edebi, kalbin gayreti, dikkati ve ruhun sevgisidir. Şüphe yok ki nefsi gafletle ve bedeni edep dışında olan yarar göremez. Mürid bu konularda kendini kusurlu görerek şöyle düşünür.

(1) Nebi ve Veli’nin ruhları hazırdır diye inanmak lazımdır. Ama mutlaka buradadır ve gördüm diye kesinlikle iddia etmek âlimlerce küfr olarak değerlendirilmiştir.

” Hastalık nedeniyle attar dükkânına ( şifalı bitki ve güzel koku satılan yere) gitmiş, parası olmadığı için derdine derman alamıyor; bari dükkânın yanına bir yere oturayım, belki alışveriş yapanlar bana bir şeyler bağışlar, ben de onunla iyileşirim.” İşte bundan dolayı Mürid nefsini teveccühte hazır olan herkesten aşağı bilmeli ve yok etmelidir.

Böylece güzel kokuları duyabilir. Üstadı hazır olunca daha fazla uyanmaya, yalvarmaya başlar. Büyük devletin elinden kaçması için çabalar. Yarar sağlamak için müridin korku, ümit, haz ve sevgi hallerinin artırması gerekir.

Teveccüh sırası kendisine geldiğinde, Üstadı nefes verdikçe feyz almak için o nefesini içine çeker. Üstadı nefesini içine çektiğinde kalbindeki pası ve karanlığı yok ettiğine inanır ve kendi de kalbindeki pası ve karanlığı dışarı atmak için nefesini sağa ve sola doğru boşaltır. Üstadının nefes alıp vermesiyle kalbindeki yaraların kapandığını, iyileştiğini ve kalbinin beyazlaştığını düşünür. Üstadından ricada bulunarak bu durumu daha fazlalaştırmasını ister. Teveccüh bitince, müridin içindeki rahatsızlıklarını derecesi ortaya çıktığından rabıta anlatılır ve zikir eğitimi yapılır.

Müridin Mürşidiyle İlgili Dikkat Etmesi Gereken Edepler

1- Herhangi bir konuda şeyhini aldatmamalıdır. O’na son derece saygı göstermelidir.

2- O’nun öğrettiği zikir ile kalbini düzeltmeye çalışarak gafletten kurtulmaya çabalamalıdır.

3- Bir konuda haklı bile olsa şeyhin sözünü ve gayesini anlamaya çalışmalı; ona karşı ölü yıkayıcısının eli altındaki ceset gibi olmalıdır.

4- Şeyhi bir şey sormadan söz söylememelidir.

5- Herhangi bir isteğini şeyhinden başkasına söylememelidir. Eğer mürşidine ulaşamazsa ve çok gerekliyse salih, eli açık ve takva sahibi kişilerden istekte bulunabilir.

6- Ancak mürşidi aracılığıyla istek ve gayesine ulaşabileceğine inanmalıdır. Sevgisi başka bir şeyhe yönelirse kendi mürşidinden yarar göremez ve feyz kapısı kapanır.

7- Mürşidinin kendi üzerindeki tasarrufunu kabullenerek emrine uymalı ve her konuda ona hizmet etmelidir. Çünkü arzu ve sevgi bu yolla oluşur ve ihlâsla gönülden bağlılığın ölçüsü bu yolla anlaşılır.

8- İbadetlerinde adetlerinde ve tüm yaptığı işlerinde mürşidinin isteğini kendi isteğinden üstün tutmalıdır.

9- Mürşidin iyi ahlakına ve olgunluğuna güvenerek onun hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan kaçınmalıdır.

10- Kendi durumunu mürşidine açıkladıktan sonra bir şey istemeden verilecek karşılığı beklemelidir. Birisi şeyhine bir şey sorarsa kendisi cevap verme küstahlığında bulunmamalıdır.

11- Mürşidinin bulunduğu toplulukta yüksek sesle konuşmamalıdır. Çünkü bu çok kötü edepsizliktir. Bize anlatıldığına göre bir gün İmamı Züfer abdest alıyordu, hocası İmam-ı Azam Ebu Hanife ( r.a) onun yanından geçti. İmam-ı Züfer ayağa kalkmayarak saygıda kusur etti. Bundan dolayı en üstün öğrenci olacakken derecesi en düşük kaldı.

12- Mürşidinin hiçbir haline kalben dahi olsa karşı koymamalı ve içinde şüphe belirirse iyiye yormalı; iyiye yoramazsa kusuru kendinde aramalıdır. Musa ( a.s) ile Hızır ( a.s) arasına geçen olayı düşünmelidir. Çünkü mürşide karşılık vermek çok çirkindir ve bundan ortaya çıkacak perdelenmenin ilacı yoktur. Ayrıca tüm feyiz kapıları kapanır.

13- Mürşidinin çare bulması için iyi veya kötü tüm olayları ona açıklamalıdır. Çünkü mürşit doktor gibidir; müridin halini öğrendiğinde onun sorununu düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışır. Bu nedenle nasıl olsa şeyhim benim sorunumu biliyor diye sorunu ona iletmemek doğru değildir. Çünkü bazen mürşit keşfinde yanılabilir. Velilerin keşfinde yanılması âlimlerin içtihatta yanılması gibidir, yanılan da sevap kazanır. Şeriatın kurallarına uymadıkça keşiflere uyulmaz. Gerçek bile olsa bunlarla karar verilmez.

14- Müridin şeyhine gönülden bağlılığı eziyetli ve sıkıntılı olduğunda bile bozulmamalıdır. Moral bozacak sözler, dedikodular ümidini kırmamalı; Allah’tan ( ﷻ) istediği feyzi ancak mürşidinin aracılığıyla elde edebileceğine inanmalıdır. Bunun için şeyhine olan sevgisi be bağlılığı kendi nefsinden, çoluk çocuğundan ve malında daha fazla olmalıdır.

15- Mürşidinin yaptığı ibadet ve hareketlerin hepsini yapmaya kalkışmamalıdır. Çünkü mürşidinin bulunduğu hal ve derecesiyle ilgili bazı yaptıkları müride uygun düşmeyebilir.

16- Şeyhinin emirlerini yorumsuz başkasına devretmeden hemen yerine getirmelidir. Geciktirirse veya yapmasa feyiz kesilir.

17- Mürşidinin verdiği zikir, teveccüh ve murakabe gibi görevleri emrettiği şekilde yerine getirmelidir.

18- Mürşidi ile birlikte bulunurken hareketlerine, sözlerine, sorduğu soru ve verdiği cevaplarına dikkat etmeli; ileri- geri konuşmamalıdır. Zira böyle şeyhin büyüklüğünü ve saygısını müridin kalbinden gider.

19- Mürşidiyle konuşacağı anları iyi ayarlamalı; verdiği cevapları can kulağıyla dinlemeli, konuşurken edepli ve haddini aşmadan kısa ve öz derdini anlatmalıdır.

20- Mürşidinin kendisine açıklanan sırlarını gizlemelidir.

21- Allah Teâlâ’nın (ﷻ) mürşidi aracılığıyla kendisine bağışladığı keşif, keramet, hal ve düşünceleri şeyhinden saklamamalıdır.

22-Uygunsuz kişilerin yanında mürşidinden söz etmemeli ve onun sohbetlerini anlatmamalıdır. Onlara ancak akılları ve anlayışları derecesinden açıklama yapabilir.

23- Mürşide kapılanmak gerçekleştiğinde size Allah’u Teâlâ’yı (ﷻ) tanımak ve bilmek için geldim demelidir. Şeyhi kendisini kabul ettikten sonra bir şey istemez, ancak hizmet eder. Böylece mürşidinin kendisini kabulü tam olur. Bu süre boyunca şeyhi bir şey emrederse bildiği şey dahi olsa onunla uğraşmalıdır.

24- Herhangi bir kimse şeyhine selam söylemek isterse, o görevi üzerine almamalıdır.

25- Mürşidi ile beraberken başka şeylerle ilgilenmemeli, tam anlamıyla ona yönelmelidir.

26- Mürşidinin karşısında abdest bozmamalı, tükürmemeli, sümkürmemeli, nafile namaz kılmamalı, tespih çekmemeli ve bir şeyle oynamamalıdır.

27- Mürşidi emretmedikçe başköşeye geçmemelidir.

28- Mürşidin seccadesi, yatağı, kap ve kacağı gibi özel eşyaları kullanmamalıdır.

29- Karanlık gibi zorunlu haller olmadıkça mürşidinin önünde yürümemelidir.

30- Mürşidinden uzakta iken ilgiyi kesmemek için mektuplaşmalı, bu mektupları korumaya özen göstermelidir.

31- Abdestsiz olarak şeyhinin yanında oturmamalıdır.

32- Nehir gibi akarsu kıyısında abdest alırken mürşidinden üst tarafta bulunmamalıdır.

33- Uzakta bulunsa dahi şeyhinin bulunduğu yöne ayağını uzatmamalıdır.

34- Mürşidi bir şeyle uğraşırken veya elini tutup yakalayarak, çekerek öpmeye çalışmamalıdır.

35- İzin almadan günlük tutma bile olsa karşısında bir şey yazmamalıdır.

36- Şeyhinden olağanüstü halde ve keramet beklememeli ve istememelidir.

37- Mürşidinin kendisine verdiği armağanlara özen göstererek ömrü boyunca saklamalı; hiç kimseye vermemeli ve satmamalıdır.

38- Mürşidinin ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmalıdır.

39- Mürşidinin sevdiklerini sevmeli, hoşlanmadıklarından hoşlanmamalıdır.

40- Mürşidi ayakta dururken kendisi oturmamalıdır. Sırtını şeyhine dönmemeli ve kapıyı vurarak sertçe örtmemelidir.

41- Bir mürşit müridini tarikattan çıkarırsa tamamıyla ondan ayrılmaz. Çünkü böyle bir müridin başkasının aracılığıyla kurtulması imkânsızdır.

42- Benim mürşidim Peygamberden, sahabelerden, tabiin hazretlerinden daha büyüktür gibi düşüncelere sapmamalı ve konuşmamalıdır.

43- Mürşidine gözünü dikip bakmamalı; o başka tarafa bakarken rabıta amacıyla göz ucuyla bakmalıdır.

44- Mürşidiyle birlikte otururken manevi yarar sağlamak için kalbini onun kalbine bağlı bulundurmak gerekir. Çünkü nispet ve feyiz şeyhinin sohbetiyle oluşur ve gafil olanlardan geriye döner, uyanık olanların kalbine girer. Manevi nispet dumanın yayılması veya yağmurun yapması gibi yayılır ve onu ancak ihlâs ve ilahi sevgisi tam olanlar hisseder.

45- Mürşidiyle birlikte otururken gönlü engin ve iç huzuruyla olmalıdır. Bunu sağlamak için gözleri kapayıp sanki başının üzerinde duran kuşu ürkütmeyecek şekilde kıpırdamadan durmalıdır.

46- Zamanı öğrenmek için iki de bir saatine bakmamalı; içine sıkıntı gelince şeyhin yanında çıkıp gitmelidir.

47- Mürid, şeyhinin çocukları, akrabalar ve komşuları yanında da edepli, saygılı ve vefalı olmalıdır.

48- Mürşid kendisini yemeğe çağırdığında, mürit güzel yemekler ve içecekler, rahat yataklar isteğinde bulunmamalıdır. Hazırlananı yemeli; bulunduğu yerde yatmalı ve bu durumu nispet alması için büyük bir devlet ve nimet saymalıdır. Bu sırada bir kusur işlerse Cenab-ı Hakk’a (ﷻ) istiğfar etmelidir.

49- Hizmet ederken gerek mürşit, gerek diğer müritler, gerekse de misafirler için yaptığı hizmetin nispet bakımından eşit olduğuna inanmamalıdır.

50- Mürşidiyle herhangi bir konuda görüşmek isteyen onun boş ve uygun zamanı kollamalı;

51- Mürit mürşidinden herhangi bir şey veya hizmet istememelidir. Sadece hastalık, sıkıntı gibi durumlarda bilgi verilir. Mürşit ister dua eder, isterse etmeyebilir.

52- Mürşidi başkalarıyla konuşurken, yanına sokulmamalıdır. İzin isteyeceği zaman evinden çıkmasını istememeli; çok acil işi varsa uygun bir şekilde haber göndermelidir.

53- Sabah namazından güneş doğuncaya kadar ve akşam yatsı namazları arasında özel görevleri olduğundan mürşidiyle konuşmamalıdır.

54- Mürit herhangi bir yerde sohbet etmesi gerekirse mürşidiyle ilgili konuşma yapmalıdır.

55- Mürşidini ziyaret geldiğinde kendi başına ne kadar kalacağına karar vermemelidir. İstek ve arzusu olduğu sürece orada kalmalı ve gitme kararını mürşidine bırakmalıdır.

56- Mürşidini kabul etmeyen kişilerle bir arada bulunmamalıdır.

57- Mürşit herhangi bir konuda yasaklama getirirse ( bir yere gitmeyi, bir şeyi yemeği, bir şey yapmayı yasaklarsa) üzülmemeli, aksine benim yararım içindi diye sevinmelidir.

58- Gördüğü rüyaları kendi yorumunu önemsemeden mürşidine anlatmalı, onun yorumuna göre davranmalıdır.

Mürşid hakkında ihlâsın en düşük derecesi

Müridin, dünya kutuplarla dolu olsa dahi feyiz kapısını ancak şeyhinin açabileceğini ve bütün ibadetlerinin şeyhin bir tek nazarına ( bakışına ) eşit olamayacağına inanmasıdır.

Muhabbetin En Yüksek Derecesi

Şeyhinin tüm isteklerini kendi isteklerinden daha üstün tutmasıdır.

Teslim Olmanın En Yüksek Derecesi

Yok, olacağını bilse dahi; dünya ve ahiret yararı olmaksızın duraksamadan şeyhinin emrini yerine getirmesidir. Bununla birlikte beraber olduğu veya daha önce yaşamış olan kardeşlerinin ve sadıkların ibadetlerine bakmamalıdır. Çünkü bu teslimiyeti engeller. Zira teslim olmanın anlamı; “ Her kim silahını efendisinin kapısına asarsa rahat eder” sözünden anlaşılmaktadır. Buradaki silahtan gaye, müridin çalışması ve şeyhinin nazar etmesidir.

İşin gerçeği şu ki; bilgili bir şeyh, müridinden fazla müridini tanır ve nefsinin tedavisinin bilir. Çünkü kâmil mürşit, müridini birçok yollarda yürütür ve yetiştirir. Örneğin bazen yalnız rabıta bazen yalnız sohbet bazen yalnız murakabe, bazen yalnız fikir, bazen yalnız cezbe, bazen de bunların birkaçı veya hepsiyle yetiştirir. Sözün özü mürit tam teslim olmazsa, şeyhten yol gösterme ve yetiştirme olamaz. Allah-u Teâlâ ( ﷻ) ve O’nun Resulü gerçeği daha güzel bilir.

Şeyh Fethullah Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin birinci mektubu burada sona erdi. Bundan sonra ki bölüm Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ( k.s) Hazretleri’nin Mevlana Halidi Zülcenaheyn Hazretleri’nin ( k.s) halifesi olan Şeyh Muhammen bin Süleyman-ı Bağdadi’nin El Hadikayı Nediye kitabından Şeyh Fethullah Hazretleri’ne yazdırdığı adaplardır. )

Bir mürit mürşidi kâmili mükemmeli bulduğunda onunla beraberken ve ayrıyken edebi gözeterek ona malı ve canıyla hizmet etmesi gerekir. Eğer mürit edebe uymazsa feyiz kaçar; nur karanlığa dönüşür ve manevi ayrılık gelir.

Şeyh Taceddin-i Hin-i Nakşibendî’nin ( k.s) Naciyetul Kübra isimli eserinde bu konu şöyle açıklanmıştır: “ Bazı şeyhlerin hakkın ancak güzel edebe uymakla ödenebilir. Şeyhe saygıyla davranmak onun hakkını vermek; saygısızlıkta bulunmak ise zarar etmek ve büyük bir kusurdur. Çünkü mürşide manevi babalık hakkı vardır.”

Ben de diyorum ki: Manevi nispet Allah ( ﷻ) âşıklarının yanında maddi babalıktan daha şereflidir. Bu yakınlık Bilali Habeşi ve Selmani Farisi ( r.a) Hazretlerini Ehli Beyt’e dâhil etti, amcalık bağı olan Ebu Talip de manevi nispetten uzak kıldı.

Şeyh Şerafettin Ömer İbni Farid ( k.s) bu yakınlık için şöyle buyurdu : “ İlahi aşk yolundaki manevi nispet anne ve babanın yakınlığından daha fazladır.”

Mürit gayesinden başka her şeyle ilgisini keserek, nefsini tüm yaratıklardan daha aşağı görmelidir. Kendisi nefsi için hiç kimseden bir hak istememeli, aksine üzerine geçmiş olan kişilerin haklarını ödemelidir. Hal, maka, keramet, fena ve beka gibi isteklerde bulunmamalıdır. Böyle amacı olan nefsine uymuş sayılır. Ayrıca makam ve keşiflere ait kendisinde bir durum oluşursa tek başına karar vermemeli ve buna güvenmemelidir. Kendisini tembelliğe ve aşağılık duygusuna kaptırmamalıdır.

Tarikatın anası edeptir. İnsan Allah (ﷻ) ancak edeple erişir. Allah’a kavuşamayan da edebe uymadığı için kavuşamaz.

Mürit Topluca Şu Edeplere Uymalıdır

Mal, çoluk- çocuk, rütbe, makam ve baş olma sevdasından vazgeçmelidir. Yemeğe ve giymeye düşkün olmamalıdır. Bulduğunu yemeli, eline geçeni giymeli; içini, dışını bir tutmalıdır. Gerçek dahi olsa hal sahibi olduğunu söylememelidir. Olayların gerçek yaratıcısı olan Allah’u Teâlâ’ya ( ﷻ) tüm işlerinde güvenmek gerekir. Böylece yaratıkların aracılığıyla kalbini bağlamamış olur.

Allah için sevmeli ve nefret etmeli; Sünnet-i Muhammedi’ye uymalı kerametinin olması veya olmaması yanında aynı olmalıdır. Sevinçli halinde kalbi hüzünlü, üzüntülü halinde kalbi rahat olmalıdır. Bunu sağlamak için Cenab-ı Hakk’ın ( ﷻ) buyurduğu Kudsi hadisi düşünmelidir : “ Ben kalbi kırıklarla beraberim.”

Hangi tarikattan olursa olsun temiz ve takva sahibi müritlerin hepsini sevmelidir. Meczup’larla tartışmamalı ve onlarla alay etmemeli ve iyilikleri için Allah-u Teâlâ’ya (ﷻ) dua etmelidir.

Mürşidine, mürit kardeşlerine ve tüm Müslümanlara özellikle Cuma günü, Ramazan ayında, arife gününde, seher vakitlerinde, hac sırasında, Allah ( ﷻ) yolunda savaşırken, yağmur yaparken, ezan ile kamet arasında, secdede, iki hutbe arasında dua etmelidir. Duayı yalvararak ve huşuyla yapmalı; korku ve ümit duygularını dengelemeli ve kabul edileceğini ummalıdır. Duanın başında Allah-u Teâlâ’ya ( ﷻ) hamd etmeli, Peygamberimize salât ve selam getirmeli ve yine duayı aynı şekilde bitirmelidir.

Tüm işlerinde Allah-u Teâlâ’yı ( ﷻ) unutmamak; alış- veriş sırasında Allah’ın ( ﷻ) takdirini kabullenmeli; öldükten sonra sevap defterini kabartacak iyi işler yapmalıdır. Allah’u Teâlâ’nın ( ﷻ) kendisine bağışlamış olduğu nimetlerine tüm bedeniyle ve hareketleriyle şükretmelidir.

Kalbinin hastalıklarını iyileştirmeye uğraşmalı ve aşağılık duygusuna kapılmayarak ruhunu yüce duygularla süslemelidir. Görevlerini titizlikle yapmalı, onların değerini azaltacak davranışlardan kaçınarak gerçek bir çabayla Allah-u Teâlâ’ya ( ﷻ) yönelmelidir. Zenginliği önemsememeli; yanında toprak ile altın eşit olmalıdır. Zevk ve eğlenceye düşkün olmamalı; olayların kendisini etkilemesine izin vermemeli; aksine olumsuzlukları gidermeye çalışmalıdır.

Yapacağı işleri en güzel biçimde yapmalı; dünyada olan bitenden ders almalı; her zaman Allah-u Teâlâ’ya ( ﷻ) ihtiyacımız olduğunu hatırlamalıdır. Allah-u Teâlâ’nın ( ﷻ) hoşnutluğunu kazanamama korkusundan çocuğunu yitirmiş annenin ağlaması gibi ağlamalıdır. Üzerine gübre döküldüğünden güzel bitkilerle karşılık veren toprak gibi olmaya çalışmalıdır.

Yemeği çabuk ve iştahlı değil; hastanın yemesi gibi yavaş e isteksizce yemelidir.

Mürit bu sayılan edepleri bırakmamalı ve halini devamlı kontrol etmelidir.

İnsan bedenindeki maddi hastalıkları tedavi ettirmezse yok. Aynı şekilde ruhundaki kibir, riya, haset gibi manevi hastalıkla tedavi ettirmezse ahireti yok eder. Maddi doktorlar olduğu gibi manevi hekimler de vardır. Bunlar Allah-u Teâlâ’nın onlara manevi hastalıkların tedavi yöntemlerini ve ilacını bildirdiği Kamil-i Mükemmel Mürşit velilerdir.

Sahte ve yalancı şeyhlerin amacı mal toplamak ve dünya çıkarları sağlamaktır. Bundan dolayı onların sözünü şifa değil, zehirdir; onlarla beraber bulunmak ise felaket ve uğursuzluktur.

Nefy ve İsbat Zikri

Kötü arzuları nefyetmek ( kovmak, gidermek) gayesiyle mürit şuhuda ” görüntü, zuhurdan zuhura “ türeme, ortaya çıkma” iletilir. Buradaki şuhud ve zuhurun hepsi velayet-i suğra, “ küçük velilik” makamından sayılmaktadır. Bu velilik kulluğu ve nefsin hastalıklarını bilme makamıdır. Bu makamda nefis sakin ve mutmain ( gönül doygunluğu) gibi görülse de, emirlere uyma ve yasaklardan sakınma hali, hatta nefsin arzularının azalması onun özelliğinden değil, alışkanlık kazanmış olmasındandır. Alışkanlıktan dolayı da emirlere uyma ve yasaktan kaçma istenilen amaca uygun değildir.

Cenab-ı Hakk ( ﷻ) bir kulunu merdiye makamına kavuşturmayı, marifetine erdirmeyi, seyr-i enfusi ( mana seyri) ve kulluğuyla şereflendirmeyi dilerse, ona Vahdet makamında azamet ( büyüklük) ve Celalini ( ululuğunu ) gösterir. Bunun yanında Allah’u Teâlâ ( ﷻ) kulunun nefsine ; “ Topraktan yaratılan kul nerede, Âlemlerin Rabbi nerede” diye bildirir. Kul bir bakar ve Âlemlerin Rabbi’yle çirkin ve kötü nefsi arasına hiçbir ilgi olmadığını anlar.

İlahi sevgi, yakınlık ve dostluk davalarının yalandan ibaret olduğunu görür. Perişan ve pişmanlıkla nefsini hastalıklardan temizlemek için döner. Buna ikilik makamı denir. Burada müridin latifeleri döner fakat kalbi oraya bağlı kalır ve oranın sevgisini unutmaz. Huzura kavuşan kul sanki iki kişi olmuş gibidir.

Birincisi ilahi huzurda yakınlık, dostluk ve sevgi davasında kalır, ikincisi ise nefsini temizlemek ve kulların işlerini görmek için geri dönmüştür. Mürid geri döndükten sonra madde âlemindeki latifleri, emirler âlemindeki latifelerinin nurlarının yansıması ve etkisiyle değişime uğrayarak başkalaşır. Her latifenin eksik yanı kendisine uygun özelliğe dönüşerek nurlanır:

Toprağın eksikliği olan ibadetlere, emirlere karşı ilgisizlik ve tembellik, yumuşak huyluluğa ve insanlardan gelen sıkıntılara katlanmaya dönülür.

Suyun eksikliği olan nifak ( ikiyüzlülük), Sıbğatullah ( Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) boyasıyla boyanmak) rengine dönüşür. Kul Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) ahlakıyla ahlaklanır, onun boyasıyla boyanır onun boyasıyla boyanan kişi de Cenab-ı Hakk’ın ( ﷻ) rızasından başka hiçbir şey bulunmaz. Her gördüğü veya birlikte bulunduğu kimsede Hakk’ın Kemal ve Cemal’ini görür. Çünkü Allah-u Teâlâ kemal veya cemal bulunmayan hiçbir yaratık yaratmamıştır. Hatta kâfirler be yılan gibi vahşi hayvanlar bile bu kemaliyet ve cemaliyet gözlenir.

Ateş’in eksikliği olan öfke ve nefse düşkünlük; şer’i şerife uyma ve ilahi aşka dönüşür. Cenab-ı Hakk’ın ( ﷻ) haram ettikleri yenilip içilince öfkelenerek karşı çıkar.

Hava’nın eksikliği olan kibir ve kullara karşı büyüklenme hali; halkı sevemeye ve alçak gönüllülüğe dönüşür. Kendinin yaratıklara ihtiyacı olmadığını anlar ve isteklerini Rabbi’nden başka hiç kimseye bildirmez. İslamiyet izin verirse kâfir de olsa herkesin isteklerini karşılar ve hizmet eder.

Özetle, emir âlemindeki latifeler asli yerlerin yükselip, madde âlemindeki beş unsurun eksiklik ve arzuları değişince, insana hâkim olan nefis terk edilmiş ve hizmetçisiz kalır. Her iki latife grubu da nefse karşı gelir ve nefis işlerini sürdürecek nurani veya zulmani bir araç bulamaz. Bu durumda kendi de ister istemez nurani latifelere uyar, onların isteklerine boyun eğer. İşte bu radiye ve merdiye makamıdır. Artık nefis bu makamda kalır. Latifelerin hoşlanmadığı tüm şeylerden ve kötü ahlaktan yüz çevirir.

 

Nefsi arzularını İslamiyet’in sınırları içerisinde yerine getirir. Mesela kendini ve eşini haramdan korumak ve çoğalmak amacıyla evlenir. Şehvet, haz gayesiyle değil. Allah’u Teâlâ’nın emrine uymak ve ibadet için yer içer ve uyur. Kısaca tüm hareketlerini İslamiyet’e uygun ve iyi niyetle yapar. Nefis istek ve arzularını İslamiyet’e göre yaptığı için nurani latifeler tekrar onun emrine girerek hizmet ederler. Bu makama ri’cat ( dönüş) makamı denir.

Radiye ve merdiye makamından dönüş yapanlar iki kısımdır:

1- Birinci kısmı enbiyada olduğu gibi yalnız kendi nefsi için döner.

2- İkinci kısmı ise Resullerde olduğu gibi yalnızca kendi nefsi için değil halkı irşada ve davet etmek için dönerler. Bunlar da iki kısımdır:

  1. A) Bazılarında cezbe ateşi ve kararsızlık bitmiş olur. İkinci kez yükselmeye istekleri kalmaz. Bunlar kendi nefislerinde kusur görürler ve onlarla uğraşırlar ve hallerini bulanıklıktan tamamen temizlerler. Böylelerinin tarikatları sağlam ve irşadları da kuvvetli olur.
  2. B) Diğer bir kısmın cezbe ateşi sönmez; suri ve manevi tecellilere, visal ( kavuşma) ve vahdete yönelirler. Şiddetli bir istek nedeniyle ikinci bir kez seyire ( yükselişe) başlarlar. Bu yükselişe seyri üryani ( yalın yükselme) denir. Bunlar kendi nefslerinde kavuşmaya araç olan hiçbir ibadeti ve kemaliyeti görmezler. Tersine kavuşmalarını, yalnızca Cenab-ı Hakk’ın (ﷻ) fazl-u keremi’nden görürler. Bu makam en yüce, en şerefli ve en güzel makamdır. Ancak bu makamda telvin ( boyanma) ve terbiyeyi bıraktığı ve nefsini unuttuğu için bulanıktan kurtulamaz. Kendini saflaştırsa ancak temkin makamına kavuşur. Bu iki makamı birlikte elde edenler kibrit-i ahmer’den daha kıymetli ve nadirdir.

Sadat-ı Kiram’dan Hace Alaaddin Atar ( k.s) ve bazıları yeni tarikata girenlere gaflet, vesvese ve kuruntuları önlemek gayesiyle Nefy ve ispat zikrini, ism-i celal zikri gibi vermişlerdir. Bunlar masivatı ( Allah-u Teâlâ’nın ( ﷻ) dışındakiler) yok etmek için “ La maksuda illallah” (Allah’tan ( ﷻ) başka gaye yoktur) anlamını kastettiler. Gavs-ı Azam Seyyid Sıbğatullah Arvasi gibiler kalbin saflaşması için başlangıçta Nefy ve ispat zikrini; daha sonra kalbin toparlanması için de ismi celal ve latifeler zikrini vermişlerdir, zira bu ikisi murakabeye girmek için daha kuvvetli araçtır. Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ( k.s) ise bazen zikir olmaksızın nefesin göbek altında tutulmasını emrederdi. Böyle yaparak içerden zulmet ( kalp karanlığı) çıkarıldığını söylerdi.

Özetlemek gerekirse; bazıları kalbi genişletmek amacıyla tam sahivi ( tam uyanıklığı) seçerek Nefy ve ispat zikrini; diğer bazıları da cemiyeti ( toplanmayı) çabuklaştırmak için celal zikrini tercih ettiler. Başka sadatlar ise, hem cemiyeti çabuklaştırmak, hem de tam sahivi elde etmek için her iki zikri birlikte yaptırdılar. Bu açıklamalar tarikata yeni başlayanlar içindir.

Velayet-i Kübra sahipleri ise hayalleri kovmak, şehvetleri de engellemek için belirli zamanların dışında neyf ve ispat zikrine devam etmeyi arzu ettiler. Belirli zamanlarda yapılan zikrin onların şanına yakışan anlamını düşünerek dil ile tehlildir ( La ilahe illallah ) şeriatın emrettiği zikirlerin hepsi dil ile yapılır.

Muhabbetin ( sevginin ) en yüksek derecesi

Kendi arzularını şeyhinin arzularında yok etmesi, herhangi bir istek belirtmemesidir. Şeyhin bir isteği ve emri olursa onu istemesi, bir şey emretmezse hiçbir dilekte bulunmamasıdır. Öyle hale gelmeli ki onun emri olmadan hiçbir şey yapmamalıdır. Bununla beraber şeyhiyle zahirde kavuşmayı şiddetle istemelidir. Zahirde kavuşunca, manen kavuşmayı yanık kalple şiddetle arzu ederek kendisini yanık kalple şiddete arzu ederek kendisini hiçbir şeyin oyalamasına izin vermemelidir; kalbindeki aşkı hiçbir şey alıkoymasın. Allah- u Teâlâ’ya ( ﷻ) yaklaştıkça ilahi makamlardan ne kadar uzak olduğunu anlar. Çünkü yakınlığın ve kavuşmanın dereceleri sonsuzdur.

 

 

Neyf ve İsbat Zikrinin
Rükünleri, Şartları ve Edepleri

 

Neyf ve ispat zikrinin dört rüknü vardır:

1- La İlahe İllallah

2- Muhammed ün Resulullah.

3- Bu ikisinin anlamlarını düşünme.

4- Nefesi bırakırken kalben “ İlahi ente maksudu ve rıdake matlubi” demektir.

Nefy ve ispat zikrinin dört şartı vardır:

1- Göbekten alnın üst tarafına doğru uzanan ve seyf ( kılıç) denen kalın ve dik çizgidir.

2- Alnın üst tarafından sağ kulağın arkasından geçerek sağ omuza, oradan da kalbe gelen mükennis ( temizleyici) isimli çizgiyi düşünmektir.

3- Nefesi tutmaktır.

4- Tekliktir. Hem nefesi hem de bir nefesteki zikir sayısını tek yapmaktır.

Nefy ve İsbat’ın edepleri de beş tanedir:

1- Çizginin deri ve et arasında

2- Beyaz ve saydam olarak düşünülmesidir.

3- Çizginin göbekten göğse, oradan boğaza, sonra çeneye çıkmasıdır.

4- Vücudun hiçbir organının kıpırdamamasıdır.

5- Kalbe “ Allah” kelimesini şiddetle vurarak girdirmek ve vuruş anında kalbin bundan etkilenmesini sağlamaktır.

Nakşibendî Tarikatı’nda En Önemli Şey İtikadı Ehl-i Sünnet’e Göre Düzelmek ve Dört Hak Mezhepten Birine Uymaktır

Şah-ı Nakşibendî Hazretleri’nin ( k.s) açıkladığına göre en önemli nokta dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmaktır. Kemal derecesine varmak için tek başına bunun yeterli olabileceğini söylediler. Bunu sağlamak için “ Ruhsat ve bid’atlerden sakınmak, tüm vacipleri tam olarak yapmak, mekruh ve haramlardan kaçınmak gerekir.

Hatta hilaf-ı evla ( en iyinin dışında ) ve tenzihi ( hafif) mekruhlar bile nisbet ve huzuru elde etmeye engeldir” diye buyurmuşlardır. Zira bu yüce tarikatın temeli ilahi sevgi ve gayrettir. Bu sevginin ve gayretin aşırı olması sonucu insan kendisi için iyi olanı göremez, dinin dışına çıkar, fitneye düşer, yersiz sözler, saçmalıklar ve şatahat kendinde olmadan söylenen sözleri söyler.

Sekir ( kendinden geçme) ve nefsi görmemek hali kişiye dinin temel kurallarını unutturur, fitneye düşürür. Hâlbuki şer’i şerifin dışına çıkma sevgi ve gayrete engeldir. Bundan dolayı emaneti ( muhabbet ve gayreti) yüklenmekten yerler, gökler ve dağlar korktular. Hatta yaratılanların en şereflisi olan Peygamberimiz ( ﷺ) muhabbet fitnesinden Allah’u Teâlâ’ya sığınmıştı. Nitekim Efendimiz Hafız Şirazi ( k.s) bu inceliği şöyle belirtmişti: “ Gerçek şudur ki, başlangıçta sevgi ve aşk kolayca ortaya çıkmamıştı. Tersine, sonradan birçok sıkıntı ve zorluklara katlanmakla ortaya çıkmıştı.

Çoğu zaman sevgi uygunsuz, hatta çirkin söz ve hareketlerin ortaya çıkmasına; ehlisünnet inancına zıt görüşlerin doğmasına neden olur. Cahillerin çoğu hallerine kendi vicdanlarını şahit gösterir ve şöyle derler: “ Biz Allah ve Resulüne yakınız, durumumuzda kuvvetli bir nispet görüyoruz!” Aksine vicdanları kendilerini Allah ( ﷻ) ve Resulünden uzaklaştırır ve yakınlık zannettikleri durum uzaklaşma nedeni olur.

Keşke onlar vicdanlarını Peygamberimize bıraksalardı ve cezbelerini şeriat sınırında tutsalar ve ibadetlerini ona uygun işleselerdi. Çünkü cezbe şeriata zıt ise o cezbe sahibini hata yapmaya yönelir. Gerçekten şeriata uygun olmayan cezbeye sahip olduğuna inanan kişiyi doğru yola döndürmek, yüz tane gafil kişiyi doğru yola getirmekten daha güçtür.

Kendisi tarikatta bulunurken ve başkasına yol gösterirken vicdanını işe karıştırmaktan son derece sakınmak gerekir. Şeriatın açık kuralları bunun dışındadır. Kendi düşüncesine göre davranarak bir haramı veya mekruhu işlemenin dinimizde yeri yoktur.

Rabbim nefsimizin bize süsleyerek gösterdiği hurafelerden bizi korusun. Gerçekte nefis kendisine bir ay çıkarmak ümidiyle ancak hoşuna giden şeyleri ister ve yapar. Eğer şeriatın sınırları belirlenmemiş olsaydı, nefis birçok kötü şeyleri güzel, öldürücü zehiri bal ve şeker gibi göstererek bizleri aldatacaktı.

Niyeti ciddi ve arzusu gerçek olan Nakşibendî Tarikatı isteklisinin inancını Ehli Sünnet görüşüne göre düzeltmesi gerekir. Ehli Sünnet itikadının imamları Şeyh Ebu Hasan Eş’ari ve İmam Ebu Mansur Maturi’dir. Dinin ileri gelenleri çok önemsiz kısımlarda onlardan ayrı karar vermişlerdir. Bu kısımların dışındaki konularda, kimin düşüncesi bu iki imamın düşüncelerine zıtsa ona uyulmaz ve bu iki imamın kuralları, yöntemleri ve koydukları esaslar dışında düşünce ileri süren arif, tasavvufçu, tefsirci, hadisçi gibi fıkıh âlimi olmayanların içtihadıyla hareket edilmez. Bu iki imam itikat konusunda tüm Ümmeti Muhammed tarafından tam ve yetkili kabul edilmiştir.

Yine bu ümmet, keşifte bulunanların keşiflerini, hata yapılabilecek konuları ve ayet ve hadisleri tevil eden (kendine göre yorumlayan) tasavvufçuların görüşlerini benimsememiştir. Çünkü bu tasavvufçuların tüm delilleri hata veya gerçek olabilecek ve dinen uyulması zorunlu olmayan keşiflerdir. Hatta tasavvufçular keşfe güvenilemeyeceğini belirterek bu konuda hiç kimseden çekinmeden, utanmadan bizi uyarmaktan kaçınmamışlardır. Zira bu zatların amaçları Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) hoşnutluğunu kazanmaktır. Allah-u Teâlâ (ﷻ) onları insanlara yol gösterici olarak yaratmıştır. Onlar Allah’tan (ﷻ) korkarlar, sapıklıktan ve bozgunculuktan sakınırlar. Allah (ﷻ) onların sırlarını yüce kılsın, iyilikle ödüllendirsin.

Devamı diğer sayfada. Allah-u Teâlâ (ﷻ) kuralları arasında paylaştırdığından, her ilim onu iyi bilen kişiden öğrenilmelidir. Fıkıh ilmi fakihten, İtikat ilmi akaid âlimlerinden, tasavvuf ilmi de mutasavvıftan elde edilir. Kendi dalının dışında ilim belirtenin ilmi geçerli değildir. Mesela İbn-i Hacer Heytemi tecvid ilminde İmam Cezeri’yi babası Şeyh Muhammed Cüveyni’den daha çok benimsemişti. Hâlbuki kendisi ve babası hakkında; “Eğer bu zamanda bir nebi olsaydı bunlar olurlardı” denilmişti. Fakat o: “İnci ve mücevher satıcılarında boncuk bulunmaz” diyerek bu durumu açıklamıştır.

Mürit itikat bilgilerini düzelttikten sonra, ikinci olarak dört mezhepten birisinin fıkıh bilgileri ile ibadetlerini yapmaya çalışır ki bu tarikatın temel kurallarındandır. Talip uymuş olduğu mezhebin en seçkin görüşünü benimsemelidir. Zira mezhepte de tam doğru olmayan görüşlere uymaya bile izin verilmemiştir, nerede kaldı ki zayıf bir görüş kabul edilsin.

İtikat düzeltildikten sonra, mezhebe göre ibadetlerini yapma işi gerçekleştikten sonra mürit kalp temizliğine başlar. Zikir ve rabıtanın birisi veya her ikisi aracılığıyla ihlâs ve ilahi sevgi kazanılarak bir temizleme işi gerçekleşebilir. Bu sırada kalpte herhangi bir hal veya cezbe ortaya çıkarsa, onun itikat ve şeriata uyup uymadığına bakar. Eğer bunlara uygunsa devam eder, aksi durumda bırakır. Ayrıca oluşan halden istiğfar eder. İtikad ve fıkıh ilmine aykırı olanın nefis ve şeytandan gelen istidrac (kandırma) olduğuna karar verir ve bu halin Allah’tan ﷻ uzaklaştırıcı olduğunu bilir. Kıyas ve içtihad kapısı kapanmıştır. Bundan dolayı şeriata zıt inanç, cezbe, hal ve keşfin doğru olduğuna bin melek gelip şahitlik etse bile kıyas yapma ve keşfi tevil etme yorumlamaya yeltenmemek gerekir.

Şeriata ters haller uzaklaştırıcıdır ve ilahi huzurdan kovulmaya neden olur. Kabul edilecek görüşler müçtehidlerin düşünceleridir. Hâlbuki biz müçtehid değiliz, yorum ve kıyas yapamayız. Nitekim İbni Salah ve İmam-ı Nebevi İçtihadın Hicri Dördüncü yüzyıldan sonra bittiğini bildirdiler. Ayrıca şeytan da akli kıyastan dolayı lanetlenmiştir. Başkaları hakkında ise husni zanda bulunarak iyi yorumda bulunmamız emredilmiştir. Kendi nefsimizi de bütün yaptığımız işlerden eleştirmemiz gerekir, bilhassa yasaklarda taviz veremeyiz.

Sadat-ı Kiram ruhsatlardan ve hasene (iyi) de olsa bid’atlardan sakınarak vicdanlarına göre davranmadılar. Şah-ı Nakşibendî, tarikatın sohbet, azimetle ibadet etmek, bid’at ve ruhsatlardan kaçınmak olduğunu söylemiştir. Ruhsatın anlamı en iyinin karşıtıdır Necasetlerden affedebilecek miktar hariç; söz birliği olan ruhsatlardan dahi büyükler çekinmiştir. Çünkü ruhsatlar nefsin rahat etmesi içindir. Necaset konusunda ise aşırı azimete sarılmak vesveseyi çoğaltır. Onun için sadece bu konuda ruhsata uymaya izin verilmiştir.

Bid’at ise Ashab-ı Kiram zamanında görülmeyen, müçtehidlerin kıyasta belirtmedikleri ve ümmetin söz birliği etmediği şeylerdir.

Ümmetin söz birliği ettiği şeyler medreselerin, minarelerin ve tekkelerin yapılması, eser yazmak gibi konulardır. Sadatın belirttiği özel edepler, Nefy ve ispat, Celal zikri, teveccüh hatme ve tarikatın kuralları da bid’at değildir. Sadatlar inkâr ve karşı çıkılmaksızın bunları devam ettirmişlerdir. Devam etmesi doğruluğunu göstermektedir. Ayrıca biz kanıtlarını bilmesek de onlar için iyi zanda bulunmaya mecburuz.

İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin Mektubat’ında bildirdiği gibi örf ve âdete bağlı bid’atlerin bırakılması iyiyse de feraciye, aba, hırka, şalvar gibi giysilerin kullanılması ve kaşıkla yemek yemek bid’atlerin dışındadır. Çünkü bunlar örf ve âdete bağlıdır, sakınmak gerekmez.

Bid’at yapılırken ve yakınlığa neden olacak yerlerde söz konusudur. Mesela namaz tespihlerini taş veya tespihle çekmek bid’attır. İbnu Hacer Heyteni Fethul Mübir adlı eserde bunu açıklamıştır. Yine kitap ve sünnette olmayan zikri ve duaları kişinin kendi belirlediği zamanlarda okuması; velilerin eşiğini öpmek, dinde olmayan şeylere inanmak, sofilerin raks ve bazı hareketler yaparak Allah’a ﷻ yakınlık iddia etmeleri, bazı ağaçların, taşların kutsal olduğuna inanmak ve bunlardan yardım umarak ziyaret etmek, bazı kişilerin ihtiyaç giderdiğine inanarak onlara gitmek hep bid’attır. İbnu Hacer bunların hepsini açıklamıştır.

Yorumu (tevili) olsa bile bazı cahil sofilerin şeriata aykırı sözleri de bid’attır. Hâlbuki Nakşibendî Tarikatı’nın şeriata aykırı hiçbir şeye izin vermediğini İmam-ı Rabbani Hazretleri açıklamıştır. Cahil sofilerin: “Sen bunu bize verdin; sen bizden şunu aldın, şu belayı bize kaldırdın; sen bizim dünyamızın ve dinimizin sahibisin” gibi sözleri her ne kadar aracı olmakla yorumlanabilirse de hepsi hurafe ve bid’attır. Hatta bazısı küfre kadar gider. Örneğin; “Şeyhim bana puta secde etmeyi emretse ederim; yalan yere Allah’a ﷻ yemin ederim, ama şeyhimin adına yalan yemin etmem” demek gibi sözler. Hâlbuki bu sözler açıkça küfrü gerektirir. Küfrü çağrıştıran her ne kadar olmayacak bir işse de küfrü gerektirir: “Eğer Zeyd semaya uçsa kâfir olurum” gibi. Sözler küfrü gerektirmezse o zaman da tahrimen mekruhtur. Allah-u Teâlâ ﷻ bizleri bunlardan korusun.

Büyük günah işlemek veya tarikattan çıktım demek tarikattan çıkmaya neden olur. Böyle durumda birkaç gün içinde tarikat tazelemek gerekir. Müridin ilerleyememesi bu gibi haller nedeniyledir. Hâlbuki büyükler: “Üç gün aynı halde kalan kimse için ölüm daha iyidir” demişlerdir. Hatta bazı büyükler “Üç gün geçtiği halde müridin durumunu sormaması karşısında hayret eder ve aciz olurlardı.

Rabıtanın Çeşitleri, Yararları ve Nasıl Yapılacağının Açıklanması

Rabıta’nın birçok çeşidi vardır:

I – Üstadın Huzurunda:

Mürid kendisini tahta oturmuş bir hükümdarın önündeki dilenci gibi düşünür. Kalbini de keşkül (dilenci çanağı) gibi düşünerek onu hükümdarın önüne koyup bağışlayacağı şeyi bekler. Üstad hazır bulunduğundan burada hayal etmek gerekmez ve hayali rabıta yapılmaz. Mürid’de şuhud (olağan dışı görüntüler), mahviyet (kendini yok bilme), kalp sızlanması gibi şeyler olur ve korkmazsa bu hallerin artmasını ister.

Fakat korku olursa rabıtayı bırakır. Eğer kendisinde herhangi bir hal belirmezse mürit üstadından yardım istemeyi en büyük kazanç bilir. Çünkü aciz ve cimri değildir. Fakat her şey Allah-u Teâlâ’nın (ﷻ) ezeldeki ilmine göre belirli bir zamanda olur, daha önce açığa bakmaz. Mürid nefsine: “Büyüklere bağışlanan sevgi ve aşktan sana da pay verilir” diyerek avutur. Nefsi inanmaz ve kendisine; “Sen kötü talihli ve yoksunsun” diyerek karşı çıkarsa, mürit derhal Allah’a ﷻ sığınarak: “Nefsim kusur sendedir” suçlamasıyla yalvarmalıdır.

Ayrıca nefsinin iyi işlerinden ve kemaliyetinden (olgunluğundan) Allah’a ﷻ sığınmalıdır. Allah’ın ezelde kendisi hakkında iyilik ve yardımının olduğunu; yüce hedef ve amaçların O’nun bağışlanmasıyla gerçekleşebileceğini bilmelidir. Her türlü kemalatı (olgunluğu) O’ndan istemelidir. Mürit yeteneğine güvenmemeli; yalnızca Allah’ın iyilik ve cömertliğini kendisi için yeterli görmeli ve üstadının yardımını dileyerek kesinlikle kendisiyle Allah-u Teâlâ (ﷻ) arasında aracı olduğuna inanır. Bu düşünce onun nefsini tembellik ve ümitsizlikten kurtarır. Cenab-ı Hakk’ın (ﷻ) şu ayeti bunu göstermektedir.

“Bizim yolumuzda ciddiyetle çalışanları, yolumuza ileteceğiz.”

II – Üstadın Bulunmadığı Yerde:

1) Hatme yapılırken rabıta: Hatme başlamadan önce hatmenin hoş geçmesi, gönül rahatlığıyla yapılması ve mürşidinin orada hazır bulunması dilenir. Böylece onun yardımıyla kalp huzuru elde edilir. Hatme duası okunurken isimleri geçen tarikat büyüklerinin ruhaniyetleri hazırdır. Her biri kendine uygun muhabbet (sevgi), ma’rifet (Allah’ı ﷻ bilme), dünyayı terk etme, sabır, sıkıntılara katlanma gibi kıymetli armağanlarla birlikte gelirler. Bu armağanların dağıtılması üstad hatme yapılmasına aracı olduğundan onun eliyle olur. Hatme yapılması müritlerin yararı içindir ve onlar da bu armağanları ancak üstadlarından isterler.

2) Şekli (suri) ve manevi rabıta: Müridin şeyhini gözünde canlandırarak düşünmesidir. Sanki üstad karşısından oturmuş, yüzü ayın ondördü gibi nur saçar. Oradan çıkan ışıklar müridin kalbine gelir, sonra da tüm bedenine yayılır. Şekli rabıtanın diğer bir çeşidi de müridin mürşidini tüm bedenini saran nurdan bir giysi gibi düşünmesidir. (Telebbüs – elbise – rabıtası) Bu giysiden yayılan ışığın kalbine, diğer latifelerine ve sonra tüm bedenine yayıldığını düşünür.

Bu tür rabıta, rabıtadan feyz alan kişilere verilir. Yine bu rabıta vesveselerine saldırısı arttığında, kalbin sıkıntı ve hayrete düştüğü anlarda ve üstadın müridin gözünde heybetinin kaybolduğu durumlarda yararlıdır. Bu rabıta şeyhin müride geçmesi ve birleşmesiyle olur. Bu durumda mürit kendisini zarf olduğunu, şeyhinin de içine girdiğini düşünür.

Bu şekilde mürit çoğu zaman hiçlikte olur; kendi yerine mürşidini görür, ondan fani (yok) olur ve onunla birleşir. Şöyle ki; birleşme ve yok olma ancak muhabbet (sevgi) ve mahviyet’in (kendini yok bilme) en son derecesinde gerçekleşir.

  1. B) Manevi Rabıta: Bu rabıta şekil ve nurlarla ilgisi olmayan, duyularla belirlenemeyen, yüce bir anlam olup ancak kalp ile bilinir. Şekli rabıtadan sevgi, manevi rabıtadan ise ihlâs (içtenlik) doğar. Bazen her iki rabıta birleşir, parlak dolunay gibi mananın heybeti ve görüntüsü birlikte gözlenir. Düşünüş veya görünüşün sonucuna göre sevgi veya ihlâstan her biri diğerini bastırır. Hangisi çoksa diğerini yok eder. Bazen de her ikisi eşit olarak beraberce bulunurlar.

Bu Rabıtanın Çeşitleri:

Üstadın sözlü emirlerini o bulunmasa bile yerine getirmek; yasaklarından sakınmak, hoşlanmadığı şeyleri bırakmaktır.

Üstadın her şeyi kuşattığını ve her şeyde tasarruf ettiğini (etkileme yetkisi verildiğini) düşünmek; üstadın kemalatının dışa vurduğunu açıkça görmek.

Üstadını görmeyi ve onunla buluşmayı kalbi yanarak aşırı istemek. Onunla ilgisi olan şeyleri (evladını, mallarını, evlerini, bağlılarını ve hizmetçilerini) düşünmek. O’ndan ayrılmaktan üzülmek.

Bir günahtan kaçınırken, yolda yemek yerken, üstadını kendi ile birlikte görmek.  Bu durumda edepli olunmalıdır.)

Mürit uyurken, ayağını uzatırken ve abdest bozarken kıbleden sakındığı gibi üstadının bulunduğu yönden de sakınmalıdır.

Üstadın bulunduğu yönü nurla kaplanmış, diğer yerleri karanlık görmek ve şeyhinin bulunduğu yöne yönelmek.

Mürit bütün ibadetlerini hal ve hareketlerini tümüyle rabıta yapmalıdır. Namazdan, uykudan, ders alma e vermeden önce rabıta yapmalıdır. Çünkü ki rabıta arasında yapılan işler tamamen rabıtayla geçirilmiş olur.

Uyandıktan sonra üstadını başı ucunda düşünmek. Böylece yatarken, kalkarken edebe uyulur.

Dost ve arkadaş toplantılarında, yemek davetlerinde mürşidinden öğrendiği sohbetleri yaparsa maddi iştahtan önce manevi iştah elde edilir.

Müridin hanımı ile buluşmadan önce mürşidinin sohbetini yapması çok yararlıdır. Buna özen gösterilmelidir. Bu sohbetten hanımında manevi şehvet doğar, sonra ruhta manevi sevgi oluşur.

Müridin diğer âlim ve şeyhlerin yanındayken ve özellikle kendi şeyhine karşı iseler rabıtaya önem verir. Böylece onlar mürşidine olan sevgi ve ihlâsı azaltıcı etkide bulunamazlar ve manevi halini ortadan kaldıramazlar.

Haset (çekememezlik) ve gıpta (imrenme)’yı önleyen rabıta: Güzel binek, değerli yiyecek, şahane evler, yeşil ve etkileyici yerleri gördüğünde mürit rabıta yaparak şu şekilde düşünür: “Keşke mürşidim burada olsaydı şu subaşında sohbet etseydi, ne güzel olurdu veya şu güzel giysileri giyseydi, şu güzel binite binseydi, şu şahane köşkte otursaydı.” Bu şekilde düşününce haset ve gıpta yerine sevgi doğar, insan günah işlemekten kurtulur. Ayrıca bu durum nazara (göz değmesi) da engel olur.

Nimetler (iyilikler) karşısında rabıta: Üstadım bende bu nimetlerin bulunmamasından dolayı zayıflık ve ümitsizlik gördü; Allah-u Teâlâ’ya ﷻ yalvararak rica etti onun duası nedeniyle Cenabı Hak ﷻ bana bu nimeti bağışladı. Bundan dolayı nimeti veren Allah-u Teâlâ’ya ve aracı olan üstadıma teşekkür etmem gerekir.

Musibet (bela) anında rabıta: “Üstadım bende kibir ve kendini beğenme, şımarıklık ve dünyaya düşkünlük gördü. Nefsimdeki bu kötülüklerin gitmesi için Allah-u Teâlâ’ya ﷻ yalvardı, rica etti. Cenabı Hâk da ﷻ bana bu musibeti verdi. Çünkü “Allah-u Teâlâ’nın ﷻ rahmeti, kalpleri kırık olanların yanındadır.” Hadisi şerifine göre bu musibet benim için esasta en büyük iyiliktir. Bu bela nedeniyle gaflet ve kendimi beğenmekten kurtulur, uyanık olurum. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ ﷻ ve üstadıma teşekkür etmeliyim” diye düşünür.